Uygur Araştırma Enstitüsü
Orta Doğu bölgesi, tarih boyunca jeopolitik durumdaki büyük çalkantıların ve savaşların merkezi olmuş, her büyük kriz bu bölgenin siyasi haritasında geri dönülemez değişimler bırakmıştır. 1948 yılında İsrail’in kurulması, 1967 yılındaki savaş ve İsrail’in Şeria Nehri’nin batı yakası (Batı Şeria) ile Gazze bölgesini işgal etmesi, 1979 yılındaki İran İslam Devrimi, Saddam Hüseyin’in 1980’de İran’a ve 1990’da Kuveyt’e yönelik saldırıları, ayrıca 2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi gibi olayların tümü, bölgenin istikrarsızlığını daha da derinleştiren tarihi dönüm noktalarıdır. Şu an itibarıyla geçici fakat belirsiz bir ateşkes durumunda olan 2026 yılındaki “İran Savaşı” da, tıpkı önceki krizler gibi Orta Doğu’nun geleceğine kalıcı ve derin bir damga vuracak yeni bir tarihi olaya dönüşmektedir.
Tam da böyle bir stratejik dönüm noktası anında, ABD Savunma Bakanlığı eski Orta Doğu ve Terörle Mücadele Analisti, Ulusal İstihbarat Üniversitesi Orta Doğu Sorunları Konuk Profesörü, ayrıca Atlantic Council (Atlantik Konseyi) Araştırma Enstitüsü Orta Doğu Programı Kıdemli Araştırmacısı Amir Asmar, dikkat çekici bir analiz ortaya koydu. Asmar, 14 Mayıs 2026 tarihinde “Orta Doğu ve Kuzey Afrika Kaynağı” (MENASource) sitesinde yayımlanan “İran Savaşı’nın Orta Doğu’yu Kalıcı Olarak Değiştirecek Beş Yönü” (Five ways the Iran war will forever alter the Middle East) başlıklı makalesinde, söz konusu savaşın bölgeye yönelik beş büyük etkisini açıklamıştır. Makalede, savaş meydanındaki dumanlar geçici olarak yatışmış olsa bile, Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik ortak askeri harekatının Orta Doğu’nun jeopolitik yapısını kökten değiştirecek nitelikte olduğu detaylı bir şekilde aktarılmaktadır.
Asmar’ın gözlemlerine göre, bu savaşın ilk ve en doğrudan sonucu, Tahran yönetiminin yıkılmamış olsa da ağır derecede zayıflayacak ve liderlik kademesinin daha fazla paranoya (vesvese) durumuna sürüklenecek olmasıdır. Savaştan geriye kalan az sayıdaki kaynak ve güç, ilk etapta dış tehditlere değil, rejimi iç isyanlardan korumaya sarf edilecektir. Savaş sonrası ekonomik ve askeri zayıflık yeni halk gösterilerini tetikleme ihtimalini artırsa da, yönetimin eskisi gibi kanlı bastırma yöntemlerini kullanma kabiliyetinin gerilemesi ve kendi topraklarını tamamen kontrol etme gücünden mahrum kalması beklenmektedir. Bu tür bir boşluk, makalede vurgulandığı üzere, ulusal ve etnik silahlı direniş hareketlerinin baş göstermesine geniş bir yol açacaktır.
Aynı zamanda Tahran yönetimi, bu varoluşsal kriz içinde yeni bir stratejik caydırıcılık gücü oluşturmak için tehlikeli adımlar atabilir. Asmar’ın analizine göre, eğer Amerika ile İran arasında nükleer programı sınırlamaya yönelik yeni bir anlaşma sağlanamazsa, İran liderliği kendisinin eski “nükleer silah yapma eşiğinde durma” politikasının tamamen başarısız olduğunu idrak edecektir. Sonuç olarak Tahran’ın, tıpkı Kuzey Kore gibi nükleer silah testi yapıp kendisini resmen nükleer devlet ilan ederek dış saldırılardan korunabileceği kararına varması ihtimale son derece yakındır.
Ancak bu noktaya nesnel ve eleştirel bir gözle bakıldığında, Batılı analistlerin otoriter rejimlerin zayıflaması hakkındaki öngörülerinin çoğu zaman gerçeklikten biraz uzaklaştığı görülür. Tarih kanıtlamıştır ki, dış güçlerin askeri saldırıları otoriter rejimlerin çöküşünü hızlandırmak yerine, onlara ülke içindeki muhalifleri “vatan haini” veya “okyanus aşırı düşmanın piyonu” adı altında bastırmak için en iyi siyasi bahaneyi sağlar. İran yönetiminin kısa vadeli askeri yıkıma uğraması, onun mutlak iktidar mekanizmasının parçalandığı anlamına gelmez; bilakis rejim daha da radikalleşerek “milli güvenlik” bayrağı altında gücünü daha da tahkim etmeye çalışabilir.
Asmar’ın ortaya koyduğu ikinci önemli eğilim, Amerika’nın Orta Doğu bölgesinden çekilme arzusunun bir kez daha suya düşmesidir. Washington birkaç hükümet dönemi boyunca stratejik merkezini Asya-Pasifik bölgesine kaydırmaya çalışmış olsa da, Gazze Savaşı ve hemen ardından patlak veren İran Savaşı, Amerika’yı yeniden bu bölgeye bağlamıştır. Amerika ile İsrail’in askeri ortaklık ilişkilerinin derinleşmesi, ayrıca Washington’un Gazze’nin gelecek planına ve İran’a karşı savaşa doğrudan müdahil olması, Amerika’nın bölgedeki varlığını daha da perçinlemiştir.
Bunun yanı sıra, Hürmüz Boğazı’nı açık tutma ve enerji hatlarının güvenliğini koruma görevi yine Amerika’nın omuzlarına yüklenmektedir. Her ne kadar ABD Başkanı Donald Trump bu yükü Avrupa’ya itmeye çalışmış olsa da, gerçekte Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (GCC) üyesi devletler —Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri— Amerika’nın askeri korumasından vazgeçememektedir. Bu devletler, İran’ın kendilerinin enerji ve sivil altyapılarına yönelik saldırılarını Amerika’nın engelleyememiş olmasından hoşnutsuz olsalar da, şu an bölgede mükemmel bir birleşik savunma yapısı bulunmadığından ötürü sadece Washington’a dayanmak zorunda kalmaktadırlar.
Eleştirel bir perspektiften tartışıldığında, Amerika’nın Orta Doğu’dan çekilememesi aslında onun onlarca yıllık diplomasi ve güvenlik politikasının yapısal başarısızlığını gözler önüne sermektedir. Amerika uzun zamandır Arap devletlerinin bağımsız ve güçlü ortak bir savunma gücü geliştirmelerine yardım etmek yerine, onları kendisinin silah alıcısı müşterilerine dönüştürerek Washington’a olan bağımlılıklarını kasten sürdürmüştür. Dolayısıyla, bu devletlerin Amerika’ya bağımlılığa devam etmesi Amerika’nın kudretini değil, bölgenin yapay olarak zayıflatılmış olmasının bir sonucudur.
Makaledeki üçüncü önemli nokta, Amerika ve İsrail ilişkilerindeki potansiyel çatlağın büyümesidir. Asmar’ın analizine göre, bu defaki İran Savaşı Amerika halkı arasında kesinlikle kabul görmemiş olup, “İsrail, Amerika’yı kendisinin istemediği bir savaş bataklığına sürükledi” görüşü yaygınlaşmaktadır. Özellikle Amerika halkı bu savaşın ekonomik sonuçlarının bedelini kendi cebinden ödediği bir dönemde, Amerika’nın niçin bu savaşa katıldığına dair tartışmalar daha da keskinleşmektedir.
Halihazırda Gazze Savaşı’ndaki eylemleri sebebiyle Amerika halkı nezdindeki imajı ağır yara almış olan İsrail için bu yeni durum daha da tehlikelidir. Makalede belirtildiğine göre, siyasetçiler ve kamuoyu arasında Amerika’nın İsrail’e verdiği askeri yardımları belirli şartlara bağlama, İsrail’i insan hakları ihlalleri için sorumlu tutma ve iki ülke ilişkilerinden gelen stratejik çıkarları yeniden değerlendirme sesleri yükselmektedir.
Her ne kadar bu analiz Amerika toplumundaki eğilimi doğru göstermiş olsa da, nesnel analizde şu hususu göz ardı etmemek gerekir: Amerika halkının İsrail’e yönelik memnuniyetsizliği ile Amerika’nın devlet aygıtı ve askeri-endüstriyel komplekslerinin siyasi kararları arasında devasa bir fark vardır. Washington’daki kurumsal İsrail yanlısı siyasi güçler ve süreklilik arz eden stratejik çıkar bağları, kısa ve orta vadede sadece kamuoyunun tepki sesleriyle kökten değişmeyecektir. Halk hoşnutsuz olsa da devlet mekanizması kendi yolunda gitmeye devam edebilir.
Asmar’ın ileri sürdüğü dördüncü eğilim ise, Arap dünyasının İsrail’e yönelik düşmanlığının yeni bir zirve noktasına ulaşmasıdır. 28 Şubat 2026’daki İran Savaşı patlak vermeden önce bile, Arab Barometer (Arap Barometresi) anket sonuçlarına göre, Gazze’deki katliamlar ve etnik temizlik sebebiyle İsrail, Arap halkı için en nefret edilen nesne haline gelmişti. Arap gözlemciler İran’a yapılan saldırıyı münferit bir olay olarak değil, İsrail’in Gazze, Batı Şeria, Suriye, Lübnan ve Katar’a kadar uzanan küresel saldırgan yayılmacılığının bir parçası olarak görmektedir. Bu süreçte İsrail’i sınırsızca destekleyen Amerika da Arap halkının gözünde benzer şekilde şer bir güç olarak tezahür etmektedir.
Arab Opinion Index (Arap Kamuoyu Endeksi) verilerine dayanıldığında, Arap halkının yüzde 44’ü İsrail’i, yüzde 21’i Amerika’yı kendileri için en büyük tehdit olarak görmekte; İran’ı tehdit olarak görenler ise sadece yüzde 6’lık bir kesimi oluşturmaktadır. Görüşülen kişilerin yüzde 87’si İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine kesinlikle karşı olduğunu ifade etmiş olup, bu tür güçlü bir halk iradesi Amerika’nın Orta Doğu’da bölgesel ekonomik ve ulaşım koridorları inşa etme planını esasen yerle bir etmektedir. Arap liderler, halkın tepkisiyle karşılaşıp iktidarlarını kaybetmekten korkarak Tel Aviv ile açıkça iş birliği yapmaya cesaret edemeyeceklerdir.
Elbette eleştirel bir noktadan bakıldığında, Arap halkı ile Arap diktatör hükümetleri arasındaki duruş farkını göz önünde bulundurmak gerekir. Arap yönetimleri tarih boyunca kendi halklarının iradesine pek de aldırış etmemişlerdir. Her ne kadar açık diplomatik normalleşme durma noktasına gelmiş olsa da, Arap liderler teknoloji, istihbarat ve güvenlik konularında İsrail ile yer altı iş birliğini sürdürebilir, hatta güçlendirebilirler. Çünkü onlar için ülke içindeki rejim istikrarı ve İran tehdidi, halkın milli duygularından daha gerçekçi ve acildir.
Asmar’ın makalesindeki beşinci ve en son nokta, Körfez Arap ülkelerinin güvenlik açısından daha sıkı kenetlenmesi ve yeni stratejik yönelimler araması ile ilgilidir. İran’ın bu savaşta Körfez ülkelerindeki Amerikan askeri üslerine ve altyapılarına düzenlediği saldırılar bu devletleri derinden sarsmıştır. Onlar şunu idrak etmişlerdir ki, Amerika ile yapılan ikili askeri anlaşmalar kendilerini saldırılardan koruyamadığı gibi, aksine onları İran’ın hedefi haline getirmiştir. Bu ders, onları karşılıklı savunma sistemlerini daha da güçlendirmeye mecbur bırakmaktadır.
Bu sebepten ötürü, konsey üyesi altı ülke arasındaki iç ihtilaflar Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) benzeri mükemmel bir anlaşma imzalanmasına engel teşkil etse de, daha yakın bir savunma entegrasyonu yine de gündeme gelecektir. Daha da önemlisi, Amerika’nın koruma vaatlerine yönelik şüphelerin artmasıyla birlikte Körfez ülkelerinin Çin, Pakistan, Rusya gibi ülkelerle askeri iş birliğini güçlendirmeyi, hatta kitle imha silahlarıyla kendi kendini koruma gücü oluşturmayı değerlendirmesi beklenmektedir.
Her halükarda, Körfez ülkelerinin yeni müttefik arayışı yolundaki adımları da belirli ölçüde taktiksel bir oyun olabilir. Yani onların Çin veya Rusya’ya yakınlaşması, aslında Amerika’ya baskı uygulayarak Washington’dan daha fazla silah ve siyasi taviz talep etmek için oynanan diplomatik bir kart olma güçlü ihtimaline sahiptir. Çünkü Çin veya Rusya’nın şu an için Orta Doğu’da Amerika’nın yerini alabilecek askeri yapılanması ve gerçek stratejik kapasitesi bulunmamaktadır.
Özetlemek gerekirse, Amir Asmar’ın analizleri bizlere yeni jeopolitik gerçekliği aydınlatmaktadır. Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi her zaman önceden kestirilemeyen, beklenmedik yönlerde gelişme hususiyetine sahip olduğundan, İran Savaşı’nın yıkımı Amerikalı karar vericiler için tahayyül edilemez yeni sınamalar yaratacaktır. Eğer Amerika ve İsrail savaş meydanındaki askeri zaferlerini siyasi ve stratejik çıkarlara dönüştüremezse, bu savaş tıpkı İsrail’in son çatışmaları gibi sadece kan dökülen ve para-mal israf edilen trajik bir oyun olarak tarihe yazılacak, ayrıca yukarıda zikredilen bölgesel krizleri daha da keskinleştirecektir.


Comment here