Uygur Araştırma Enstitüsü
Bu makale, Avrupa Uluslararası Ekonomi Politiği Merkezi’nin (ECIPE) kıdemli araştırmacısı Tengiz Pkhaladze tarafından 2026 yılında yayımlanan “Avrupa’nın Sınır Ülkeleri: AB’nin Jeopolitik Sınavı” adlı politika yönelimi raporuna dayanılarak hazırlanmıştır [Sayfa 1]. Küresel güç rekabetinin keskinleştiği ve Avrupa kıtasının doğu ile güney sınırlarındaki istikrarsızlığın sistemik bir krize dönüştüğü şu dönemde, bu araştırma Avrupa Birliği’nin jeopolitik iradesi ile fiili kapasitesi arasındaki uçuruma ışık tutması açısından özel bir öneme sahiptir.
Raporun giriş kısmında ortaya konan ana fikir şudur: Avrupa’nın etrafındaki komşu ülkeler artık sadece bir “tampon bölge” veya birliğe katılım öncesi bir hazırlık alanı olmaktan çıkmıştır [Sayfa 2]. Aksine, bu bölgeler şu anda Avrupa Birliği’nin kendi jeopolitik hedeflerini güvenilir eylemlere dönüştürme kapasitesini ölçen gerçek zamanlı bir test alanına dönüşmüştür. Ukrayna, Moldova, Batı Balkanlar, Belarus ve geniş Karadeniz bölgesindeki gelişmeler, Avrupa’nın güvenlik ortamını Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana herhangi bir dönemden çok daha doğrudan şekillendirmektedir.
Niyet ile Hazırlık Arasındaki Fark
Yazarın görüşüne göre, AB bu jeopolitik sınava girerken, niyeti ile hazırlığı arasındaki fark giderek açılmaktadır [Sayfa 2]. Brüksel son iki yılda “Avrupa Savunma Beyaz Kitabı”, “Hazırlık 2030 Gündemi” ve “Avrupa’nın Yeniden Silahlanması” gibi bir dizi jeopolitik inisiyatifi ortaya koysa da siyasi söylemleri, mali kaynakları ve düzenleyici gücü zamanında, eşgüdümlü bir jeopolitik eyleme dönüştürmekte hala zorlanmaktadır.
Araştırmada belirtildiğine göre, Avrupa’nın komşu bölgeleri artık çok taraflı güçlerin siyasi sonuçları, güvenlik düzenlemelerini ve bölgesel bağlantısallığı şekillendirmek için çaba sarf ettiği bir rekabet sahnesine dönüşmüştür [Sayfa 3]. Ukrayna bu çatışmanın en belirgin ve şiddetli tezahürü olsa da Moldova, Belarus, Gürcistan, Güney Kafkasya ve Batı Balkanlar da nüfuz alanlarının çekiştiği aktif sahalardır. Bu bölgelerde AB’nin stratejik hareket etme kapasitesi sürekli olarak test edilmektedir.
Dış Güçlerin Etkisi ve Rusya Tehdidi
Rusya bu federasyon kuşağındaki en büyük ve en yıkıcı güç olarak nitelendirilmektedir [Sayfa 3]. Moskova, Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşın yanı sıra hibrit baskı, dezenformasyon yayma, siber operasyonlar, enerji şantajı ve çözülmemiş çatışmaları istismar etme gibi geniş kapsamlı kötü niyetli araçları devreye sokmaktadır. Moldova’da siyasi istikrara darbe vurmaya, Batı Balkanlar’da ise Sırbistan-Kosova ilişkileri ve Bosna-Hersek’teki zafiyetlerden faydalanarak Avrupa’nın kendi komşu bölgelerindeki nüfuzunu sınırlamaya çalışmaktadır.
Aynı zamanda, ABD’nin Avrupa çevresindeki rolü bir geri çekilme değil, yeniden kalibrasyon aşamasındadır [Sayfa 3]. Washington Avrupa’nın vazgeçilmez güvenlik müttefiki olmaya devam etse de, Avrupa’nın komşuluk ilişkilerine katılımı giderek daha seçici bir hal almaktadır. Bu durum AB için net bir sinyal olup, ABD inisiyatifine bel bağlamanın artık Avrupa’nın kendine özgü, uyumlu bir jeopolitik gündeminin yerini tutamayacağını göstermiştir.
Çin’in varlığı ise daha karmaşık bir jeoekonomik mantık temelinde genişlemektedir [Sayfa 3]. Pekin; Batı Balkanlar, Karadeniz bölgesi ve Güney Kafkasya’nın bazı kısımlarında altyapı finansmanı, lojistik koridorları ve dijital ağlar aracılığıyla nüfuzunu artırmıştır. Çin doğrudan bir güvenlik sağlayıcısı olarak hareket etmese de, oluşturduğu ekonomik bağımlılık AB’nin düzenleyici, güvenlik ve dış politika çıkarlarıyla çatışmaktadır.
Avrupa Birliği’nin Pasif Tepkisi ve “Stres Testleri”
AB’nin bu tehditlere verdiği tepki dikkat çekici olsa da dengesizdir [Sayfa 4]. Ukrayna, Moldova ve Gürcistan’a adaylık statüsü verilmesi tarihi bir jeopolitik sinyal olmuştur. Ancak Gürcistan ile ilişkilerin eşi benzeri görülmemiş bir krize sürüklenmesi, Batı Balkanlar’daki uzun süreli belirsizlik ve Güney Kafkasya’daki hızla değişen bağlantı yolları, AB politika çerçevesinin uyum hızının yavaşlığını gözler önüne sermiştir.
Raporda analiz edildiği üzere, Avrupa’nın komşuları artık kademeli bir yakınlaşma bölgesi değil, güç ve baskının aktif olarak kullanıldığı bir rekabet alanıdır [Sayfa 4]. AB’nin şart koşma, süreç ve yavaş yavaş ilerlemeye dayalı geleneksel modeli onu siyasi olarak pasif bir duruma düşürmektedir. Brüksel çoğu durumda kriz patlak vermeden önce gündemi şekillendirmek yerine, kriz patlak verdikten sonra tepki vermektedir.
Bu nedenle araştırmada, bu komşu bölgelerin ayrı birer “vaka” olarak değil, Avrupa’nın jeopolitik duruşunu sınayan bir dizi “stres testi” olarak ele alınması önerilmektedir [Sayfa 4]. Bu testler, Birliğin silahlı çatışma, siyasi istikrarsızlık ve dış rekabetle aynı anda yüzleştiğinde nasıl bir performans göstereceğini aydınlatmaktadır. İlk test “eşgüdüm” meselesidir; AB geniş kapsamlı araçlar kullanıyor olsa da, bu araçlar birbirinden bağımsız, kurumsal silo ormanlarında işlemektedir.
İkinci önemli test ise hızdır [Sayfa 5]. Jeopolitik olayların hızı ile AB’nin karar alma hızı arasında ciddi düzeyde bir kopukluk mevcuttur. Acil durumlar, hibrit baskılar ve bölgesel kırılmalar hızla gerçekleşirken, Avrupa’nın oybirliği şartı ve hukuki karmaşıklığı tepkileri geciktirmektedir. Bu tür bir gecikme sadece teknik bir sorun değil, aynı zamanda rekabetin yoğun olduğu bir alanda Birliğin güvenilirliğini azaltan jeopolitik bir zafiyettir.
Çatışmaları Çözme Kapasitesindeki Eksiklik
Öte yandan, AB’nin çatışmaları çözme kapasitesinin eksikliği en büyük sınavlardan biridir [Sayfa 5]. Batı Balkanlar, Doğu Avrupa ve Güney Kafkasya’da Birlik, istikrarsızlığı yönetme ve gerilimi düşürme konusunda yeteneğini göstermiş olsa da çatışmanın temel siyasi ve güvenlik nedenlerini çözmede zayıf kalmıştır. Bu durum zamanla bir “istikrar yanılsaması” yaratmış, ancak bu yanılsama tekrarlayan baskılar altında parçalanıp gitmiştir.
Örneğin, Batı Balkanlar’da Sırbistan ile Kosova arasındaki çözülmemiş anlaşmazlıklar hala bir istikrarsızlık kaynağı olmaya devam etmektedir [Sayfa 5]. Bosna-Hersek ise sistemik zafiyetlerine ve dış etkilere, özellikle de Rusya’nın Republika Srpska’daki (Sırp Cumhuriyeti) faaliyetlerine açık durumdadır. Onlarca yıllık çabalara rağmen bu bölge henüz sağlam ve geri döndürülemez bir güvenlik düzenine kavuşamamıştır. Siyasi egemenlik ve yönetime dair çözülemeyen meseleler, Avrupa’nın eşiğinde istikrarsızlık riskini canlı tutmaya devam etmektedir.
Benzer bir dinamik doğuda da görülmektedir [Sayfa 5]. Moldova’daki Transdinyester çatışması otuz yılı aşkın bir süredir çözülememiştir. Güney Kafkasya’da ise AB, Karabağ çatışmasının belirleyici aşamasında sonucu şekillendirme kapasitesinden yoksun kalmıştır. Gürcistan’da AB’nin gözlem misyonu istikrara katkıda bulunmuş olsa da meselenin kökten çözümüne etki edememiştir. Abhazya ve Güney Osetya’nın işgali devam etmekte, Birlik gözlemcileri işgal hattını geçme hakkını elde edememektedir.
Yazarın analizine göre AB, çatışmaları yönetmede usta ancak onları çözmede etkisiz kalmıştır [Sayfa 6]. İstikrar sağlama çabaları, stratejinin yerini almıştır. Müzakereler uzamış, taahhütler yenilenmiş fakat çözülemeyen çatışmalar fiilen “askıya alınmıştır”. “Dondurulmuş çatışmalar” (Frozen conflicts) gerçekte donup kalmamış, aksine stratejik maliyetleri artırmış, dış tekelleşmeye yol açmış ve daha kötü koşullarda yeniden patlak vermiştir.
Bu durumun temel nedeni, AB’nin siyasi ve stratejik tercihler yapmak yerine giderek bürokratik süreçlere bel bağlamasından kaynaklanmaktadır [Sayfa 6]. Kararları uygulamak için tasarlanmış prosedürler, kurallar ve yükümlülükler artık eylemin sınırlarını belirler hale gelmiştir. Net bir siyasi hedefin olmadığı durumlarda gönderilen misyonlar ve kopuk diyaloglar sistemik zafiyete yol açmıştır. AB, kendi eylemlerini desteklemek için kurduğu çerçevelerin kuşatması altında kalmıştır.
Yönetilebilir İstikrarsızlıktan Sistemik Tehdide
Sonuç olarak, bir zamanlar “yönetilebilir istikrarsızlık” gibi görünen durum sistemik bir güvenlik tehdidine dönüşmüştür [Sayfa 6]. Ertelenen çatışmalar; savaş, baskı ve dış güç gösterisi için bir giriş noktası haline gelmiştir. Bölgesel sınavlar yalnızca AB’nin gücünün sınırlarını değil, aynı zamanda çözmekten ziyade ertelemeye dayanan bir stratejinin uzun vadeli maliyetini de açığa çıkarmıştır.
Bu nedenle raporda ortaya konulan “hazırlık açığı” meselesi, Avrupa’nın en büyük iç çelişkisi olarak vurgulanmaktadır [Sayfa 6]. AB kendi hedefleri hakkında daha net konuşuyor olsa da, bu hedeflerin gerektirdiği hazırlık seviyesine ulaşmada henüz çok geride kalmaktadır. Sistemik teşhis ile operasyonel takip arasındaki kopukluk, hazırlığı halen orta ve uzun vadeli bir proje olarak göstermektedir; oysa mevcut durum ve stratejik ortam derhal sonuç talep etmektedir.
Avrupa Siyasi Topluluğu (EPC) inisiyatifi, bu hazırlık boşluğunu siyasi katılım yoluyla doldurma girişimine bir örnek teşkil edebilir [Sayfa 7]. Bu inisiyatif, Avrupa’nın güvenlik alanının Birliğin resmi sınırlarının ötesine taştığını kabul etmiş olsa da, somut güvenlik garantilerinden, operasyonel taahhütlerden veya çatışma çözüm mekanizmalarından yoksun, siyasi olarak zorlayıcı gücü olmayan bir format olarak kalmaktadır.
Hazırlık boşluğu aynı zamanda Avrupa’nın jeopolitik duruşunun dayandığı maddi kaynaklar ve altyapı açısından da belirgindir [Sayfa 7]. Komşu ülkelerdeki enerji koridorları, ulaşım yolları, limanlar, veri kabloları ve dijital ağlar artık ek bir kaynak değil, Avrupa’nın güvenliği ve ekonomik dayanıklılığının ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak AB’nin koruma ve dayanıklılığa dair düşünce yapısı halen kendi topraklarıyla sınırlı kalmış olup, bu da riske maruz kalma ile sorumluluk arasında bir uyumsuzluk yaratmaktadır.
Sınırlarla Sınırlandırılmış Hazırlığın Tehlikesi
Yazarın görüşüne göre, sorumluluğu resmi sınırlarla kısıtlamak siyasi riski azaltıyor gibi görünse de, bu durum AB’nin yatırımlarını yıkım, baskı ve hibrit tehditler karşısında savunmasız bırakmaktadır [Sayfa 7]. Komşu ülkeleri Avrupa’ya bağlamak için tasarlanmış altyapılar korunmadığı takdirde, istikrar sağlayıcı bir varlık olmaktan çıkıp siyasi bir zayıflık noktasına dönüşür. Tehditlerin yetki alanı sınırlarına saygı göstermediği bir ortamda, sınırlarla kısıtlanmış bir hazırlık yetersizdir.
Bu sorun, AB’nin sınır bölgelerindeki çatışmaları çözme veya şekillendirmedeki etkisizliğiyle doğrudan bağlantılıdır [Sayfa 8]. Caydırıcılık konusundaki boşluklar, yavaş tepkiler ve belirsiz taahhütler dış güçleri Avrupa’nın sınırlarını test etmeye cesaretlendirmiştir. “Hazırlık 2030” inisiyatifi bu eksiklikleri gidermeyi amaçlamış olsa da, Birliğin savunma duruşunu kendi sınırlarındaki acil durumlara uyarlamaya hazır olup olmadığı hala belirsizdir.
“Avrupa’nın Yeniden Silahlanması” inisiyatifi hem bir umudu hem de mevcut yaklaşımın sınırlarını göstermektedir [Sayfa 8]. Bir yandan, Avrupa’nın savunmaya daha fazla, daha hızlı ve daha eşgüdümlü yatırım yapması gerektiği kabul edilmiştir. Öte yandan, bu inisiyatif halen ulusal düzeyde parçalanmış ve stratejik açıdan temkinli bir yönetim çerçevesi içinde işlemektedir. Üyeler ordu kurma, konuşlandırma ve riske girme kararlarını kendi kontrollerinde tutmaya devam etmektedir.
Dolayısıyla zorluk, yalnızca Avrupa’nın ne kadar harcama yapacağıyla değil, bu harcamanın ne kadar hızlı ve etkili bir şekilde operasyonel kapasiteye, üretim gücüne ve sürdürülebilirliğe dönüşeceğiyle ilgilidir [Sayfa 8]. Eğer bu dönüştürme işlevi olmazsa, yüksek bütçeler operasyonel hazırlıktan ziyade siyasi bir rahatlama yaratmaktan öteye geçemez. Bu açıdan bakıldığında, “Askeri Hareketlilik” (Military Mobility), hazırlık boşluğunun en somut örneğidir.
Askeri Hareketlilikteki Engeller
Raporda belirtildiğine göre, yıllarca süren değerlendirmelere, mali kaynaklara ve siyasi desteklere rağmen, birliklerin ve teçhizatın Avrupa çapında hareket ettirilmesi hala hukuki, altyapısal ve prosedürel engellerle karşılaşmaktadır [Sayfa 8]. Bu kısıtlamalar teknik bir tesadüf değil; egemenlik, öncelikler ve risk hakkındaki çözülmemiş siyasi tercihlerin bir sonucudur. Hızın ve takviyenin hayati önem taşıdığı bir ortamda, kısıtlı hareketlilik doğrudan caydırıcılığa zarar vermektedir.
Bunun yanı sıra, AB’nin savunma hazırlığı komşuluk bölgelerindeki çatışmaları yönetme biçimiyle uyumsuz kalmaktadır [Sayfa 8]. Birlik sınırlarını diplomasi, misyonlar ve ekonomik katılım yoluyla istikrara kavuşturmaya çalışmakta, ancak sert güvenlik kararlarını sürekli ertelemektedir. Bu durum, hazırlığı fiili jeopolitik baskıya uyarlamak yerine onu sadece en kötü senaryolara karşı bir sigorta poliçesi olarak görmeye yol açmıştır.
Hazırlık boşluğu yalnızca kapasite eksikliğini değil, aynı zamanda AB’nin güvenlik rolüne dair vizyonu ile siyasi gerçekliği arasındaki gerilimi de ifşa etmektedir [Sayfa 8]. Hazır olmak; Birliğin nerede sorumluluk üstlenmeye, riski kabul etmeye ve kaynakları sürdürülebilir bir şekilde tahsis etmeye hazır olduğu konusunda netlik gerektirir. Bu tür bir netlik olmadığında, savunma inisiyatifleri bütüncül bir stratejik amacı olmayan araçların toplamına dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır.
Sonuçta, AB’nin savunma gündeminin inisiyatifi, belgelerindeki arzularla değil, beyan edilen hedefler ile operasyonel gerçeklik arasındaki uçurumu kapatma kapasitesiyle değerlendirilecektir [Sayfa 9]. Rekabet, baskı ve çözülmemiş çatışmalarla karakterize edilen bir komşuluk bölgesinde, hazırlıklı olmak isteğe bağlı bir seçenek değildir. Eğer hazırlık eyleme dönüşmez ve sadece bir vizyon olarak kalırsa, dış güçler bildiklerini okumaya devam edecektir.
Raporun 4. bölümünde “Askeri Hareketliliğin”, Avrupa’nın jeopolitik emelleriyle maddi gerçekliğinin kesiştiği nokta olduğu vurgulanmıştır [Sayfa 9]. Birliklerin ve teçhizatın hızlı bir şekilde intikali sadece teknik bir detay değil; caydırıcılığın, takviyenin ve krize müdahalenin fiili temelidir. Yıllar süren siyasi desteğe rağmen, bu alan halen en durağan ve en açık zafiyet noktası olmaya devam etmektedir.
Eşgüdüm ve Tutarlılık Eksikliği
Sorun teşhiste değil, tutarlılıktadır [Sayfa 9]. AB’nin değerlendirmeleri altyapı yetersizliğini, hukuki ve düzenleyici engelleri, sınır geçiş izinlerinin yavaşlığını ve sivil-askeri entegrasyonun yetersizliğini defalarca ortaya koymuştur. Bu zafiyetlerin devam etmesi, askeri hareketliliğin garanti altına alınması gereken stratejik bir önkoşul değil, kademeli olarak iyileşecek bir konsept olarak görüldüğünü göstermektedir.
Bu boşluk Avrupa’nın çeper bölgelerinde çok daha büyük bir öneme sahiptir, zira bu bölgeler rahatlamaya değil hıza ihtiyaç duymaktadır [Sayfa 9]. Savaş ve tırmanma riski altında olan bir ortamda, caydırıcılığın inandırıcılığı hızlı ve görünür bir takviye kapasitesine bağlıdır. Tepkideki gecikme tereddüt sinyali verir, sürtüşme ise bölünmeyi gösterir. Gerçekte, barış zamanı prosedürleri ve ulusal ayrıcalıklar halen sınır ötesi hareketleri kontrol etmektedir.
Altyapı zorluğun sadece bir parçasıdır; hukuki ve siyasi kısıtlamalar çok daha belirleyici bir rol oynamaktadır [Sayfa 9]. Askeri unsurların sınır ötesi geçişi hala ülkelerin farklı siyasi hassasiyetlerine ve onaylarına bağlı kalmaktadır. Kriz döneminde bu durum, kimin, ne zaman ve hangi koşullar altında hareket edebileceği konusunda belirsizlik yaratır. Bu kısıtlamalar yalnızca egemenlik ve kontrol hakkındaki soruları değil, aynı zamanda kolektif hazırlığın sonuçlarına yönelmedeki tereddüdü de yansıtmaktadır.
Askeri hareketliliğin sınırları, AB’nin bu sorunu çözecek yeterli çerçevelere sahip olduğu göz önüne alındığında daha da şaşırtıcıdır [Sayfa 10]. Örneğin, “Üç Deniz Girişimi” Orta ve Doğu Avrupa’da ulaşım, enerji ve dijital bağlantısallığı güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu yatırım sistematik olarak Birliğin savunma planlamasıyla entegre edilmemiş, daha çok bir kalkınma projesi olarak görülmüştür. Bu kopukluk, AB’nin araçları erkenden tanısa bile stratejik potansiyellerini ancak baskı altındayken fark etme alışkanlığını ortaya koymaktadır.
Karadeniz Bölgesi: Jeopolitik Rekabetin İlk Cephesi
Sınırlı hareketliliğin stratejik sonuçları son derece ağırdır [Sayfa 10]. Bu durum, doğu ve güney sınırlardaki caydırıcılığa zarar verir, Batı Balkanlar’daki kriz yönetimi zorlaştırır ve Karadeniz bölgesindeki eşgüdümü zayıflatır. Avrupa’nın siyasi tercihler tarafından şekillendirilen fiziki coğrafyası, onun stratejik hedeflerini kısıtlayan bir faktör haline gelmiştir.
Askeri hareketliliği özel kılan bir diğer husus, sivil yönetim ile savunma sorumluluklarının kesişme noktasında durmasıdır [Sayfa 10]. Bu alan aslında AB’nin on yıllardır tecrübe sahibi olduğu bir üstünlük alanı olmalıydı. Ancak bu avantajın operasyonel bir hazırlığa dönüşmemesi, askeri hareketliliğin uygulanması gereken stratejik bir zorunluluk değil de, idare edilecek bir uyum sorunu olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır.
Bu yüzden araştırmada, jeopolitik inandırıcılığın bir sınavı olarak askeri hareketliliğin ele alınması önerilmektedir [Sayfa 10]. Bu sadece altyapı harcamalarının ötesinde siyasi kararlar almayı; özellikle hukuki çerçevelerin uyumlaştırılmasını, hareket koridorlarının önceden temizlenmesini ve ulaşım planlamasında askeri gereksinimlere öncelik verilmesini gerektirir. Bu tür kararlar alınmazsa, askeri hareketlilik daha büyük bir sorunun—tehdidi anlayan ancak operasyonel modelini uyarlamakta tereddüt eden bir Birliğin—sembolü olma riskiyle karşı karşıya kalır.
Karadeniz bölgesi ise Avrupa’nın jeopolitik rekabetinin ilk cephesi olarak değerlendirilmiştir [Sayfa 11]. Batı Balkanlar ile birlikte bu bölge, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığı, Moldova’yı istikrarsızlaştırma girişimleri ve Gürcistan’daki işgali gibi en acil çatışmaların merkezlendiği yerdir. Karadeniz; Avrupa’nın güvenliğinin, genişleme politikasının ve jeopolitik hedeflerinin doğrudan karşı karşıya geldiği alandır.
Bu riskin yoğunlaşması tesadüf değildir, çünkü Karadeniz rekabetçi stratejik tasarımların ve güç gösterilerinin kesişme noktasında yer almaktadır [Sayfa 11]. Rusya burada askeri üstünlük kurmaya ve erişimi engelleme baskısı uygulamaya çalışmaktadır. Aynı zamanda NATO’nun doğu kanadı ile çözülmemiş çatışmalar burada buluşmaktadır. Sonuç olarak bölge, askeri güç, siber operasyonlar, dezenformasyon ve ekonomik faktörlerin birleştirildiği modern bir baskı test alanına dönüşmüştür.
Gerçeklik ile Resmi Tutum Arasındaki Boşluk
AB’nin Karadeniz’deki resmi duruşu gerçeklikten oldukça uzaktır [Sayfa 11]. Resmi olarak, Birliğin Ukrayna, Moldova, Gürcistan ve Türkiye olmak üzere dört aday ülkesi bu jeopolitik alanla doğrudan bağlantılıdır. Ancak fiiliyatta, Birliğin bu ülkelerle ilişkileri farklı derecelerde gerginlik içindedir. Ukrayna ve Moldova ile katılım müzakereleri savaş koşullarında yürütülürken, Gürcistan’la ilişkiler krize saplanmış, Türkiye ile müzakereler ise yıllardır dondurulmuş durumdadır.
Bu boşluk hissi ağır bir stratejik maliyet getirmektedir [Sayfa 11]. Ukrayna’da Karadeniz, enerji güvenliği, küresel gıda tedariki ve seyrüsefer özgürlüğü açısından hayati önem taşımaktadır. Moldova’da çözülemeyen çatışma ülkenin direncini kısıtlamaktadır. Gürcistan’da Avrupa ile ilişkilerin çökmesi, Rusya’nın nüfuz alanının genişlemesine ve Avrupa’nın etkisinin azalmasına denk gelmektedir. Hatta çatışmaların resmen sona erdiği Karabağ’da bile, AB’nin anlamlı bir katılımı olmadan yeni bir denge kurulmuştur.
Rusya’nın bu ortamdaki rolü hem açık hem de örtülüdür [Sayfa 11]. Askeri güç, deniz varlığı ve bölgesel kontrol; siber operasyonlar, propaganda, enerji ve ticaret akışlarının tekelleştirilmesiyle senkronize bir biçimde yürütülmektedir. Karadeniz bölgesi fiilen Rusya’nın hibrit savaş laboratuvarına dönüşmüştür. Bu faaliyetler sınırın ötesinde durmakla kalmayıp üye devletlere de sızmakta ve Avrupa’nın içsel direncine meydan okumaktadır.
Bununla birlikte diğer dış güçlerin, özellikle de Çin’in Karadeniz’e olan ilgisi artmıştır [Sayfa 12]. Çin’in jeoekonomik katılımı, altyapı yatırımları ve dijital ağlar aracılığıyla genişleyerek yeni bağımlılıklar ve siyasi baskı noktaları yaratmıştır. Bu rekabet, AB’nin kendi çıkarlarını tanımlama ve koruma kapasitesinden daha hızlı bir şekilde gelişmektedir.
Kıta Gücü Refleksi ve Deniz Güvenliği
Raporda tespit edilen bir diğer büyük eksiklik de AB’nin Karadeniz bölgesinde hala bir “kıta gücü refleksi” (Continental, land-power reflex) ile hareket etmesidir [Sayfa 12]. Siyasi açıdan giderek bir deniz güvenliği ortamına dönüşen bu bölgede, Birlik hala bölgesel kontrole, kara altyapılarına ve sınır yönetimine öncelik vermektedir. Denizler, güç rekabetinin ve kontrol mücadelesinin yaşandığı stratejik bir alan olarak değil, sadece “sınır” veya “geçiş yolu” olarak görülmektedir.
Bu siyasi eğilim stratejik sonuçlar doğurmaktadır [Sayfa 12]. Liman altyapıları, seyrüsefer özgürlüğü ve deniz bağlantıları caydırıcılık ve dayanıklılık için merkezde yer alması gerekirken, AB’nin bu alandaki varlığı kısıtlı ve parçalı kalmaktadır. Jeopolitik hedefleri olan inisiyatifler bile Adriyatik-Baltık-Karadeniz eksenindeki kara koridorlarını önceliklendirerek deniz boyutunu göz ardı etmektedir.
Sonuç olarak güvenliği kara odaklı planlayarak AB, kurumlarının geleneksel konforunu korumuş olsa da rekabetin giderek denizlere kaydığı bir sahada stratejik üstünlüğü elinden kaçırmıştır [Sayfa 12]. Rusya, deniz gücünü ve erişimi engelleme (A2/AD) baskısını aktif olarak kullanırken, Avrupa’nın tutarlı bir deniz stratejisinin olmaması onun hareket alanını daraltmaktadır.
Karadeniz nihayetinde AB’nin beyan ettiği politika ile yüzleştiği jeopolitik koşullar arasındaki uyumsuzluğu göstermektedir [Sayfa 12]. Birlik bu bölgeye genişleme, komşuluk, bağlantısallık ve yaptırımlar gibi çeşitli çerçeveler üzerinden yaklaşmış olsa da; güvenliği, gücü ve siyasi taahhüdü birleştirebilecek bütüncül bir stratejik mantık eksiktir. Bu parçalanmışlık, Birliği stratejik bir aktör olmaktan ziyade ikincil bir role düşürmektedir.
Belarus ve Batı Balkanlar’ın Stratejik Konumu
Raporun 6. bölümü Belarus meselesine ayrılmış olup, coğrafi konumunun hem Ukrayna savaşı hem de Orta ve Doğu Avrupa’nın güvenliği için belirleyici bir faktör olduğu kaydedilmiştir [Sayfa 13]. Belarus, Rusya’nın bölgesel askeri mimarisine giderek daha fazla entegre olmaktadır. Rusya’nın Belarus topraklarına nükleer silahlar yerleştirmesi ve gelişmiş saldırı sistemlerinin varlığı, Avrupa’nın savunma planlamasındaki risk dengesini temelden değiştirmiştir.
Şimdiye kadar AB’nin Belarus politikası esas olarak yaptırımlara, siyasi izolasyona ve kriz yönetimine dayanmıştır [Sayfa 13]. Bu araçlar siyasi bir duruş sergilese de, Belarus’un bir güvenlik alanı olarak oynadığı rolün stratejik değerlendirmesiyle uyuşmamıştır. Sonuç olarak Birliğin, kendi sınırlarını doğrudan etkileyen gelişmeleri şekillendirme kapasitesi sınırlı kalmıştır.
ABD’nin Belarus’a karşı daha esnek ve koşullu bir tutum benimsemeye başladığı bir dönemde, AB için sinyal oldukça açıktır [Sayfa 13]. Stratejik bir çerçeve olmadığı takdirde, Avrupa’nın sınırındaki güvenlik ortamını başkaları şekillendirir. Bu zorluk sadece bir prensip meselesi değil, aynı zamanda bir strateji meselesidir. Belarus’u salt siyasi bir sorun olarak değil, Avrupa’daki kalıcı bir jeopolitik ve güvenlik faktörü olarak ele alacak inandırıcı bir duruş gerekmektedir.
Batı Balkanlar ise AB’nin en uzun soluklu ve çözülememiş güvenlik sorunu olarak nitelendirilmektedir [Sayfa 14]. Buradaki mesele Avrupa’nın katılımının yetersizliği değil, bu katılımın siyasi çözümden ziyade istikrarı yönetmeyi öncelemesidir. Geniş çaplı şiddet olayları sona ereli yirmi yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, pek çok temel mesele hala çözülememiş, bu durum bölgeyi periyodik krizlere ve uzun vadeli zafiyetlere açık hale getirmiştir.
AB’nin çabaları savaşın yeniden patlak vermesini engellemede başarılı olmuşsa da, kalıcı siyasi anlaşmalar üretememiştir [Sayfa 14]. Sırbistan ile Kosova arasındaki diyalog gerilimi azaltmaya yardımcı olsa da, net bir şekilde tanımlanmış ve uygulanabilir nihai bir siyasi hedefin olmaması gerginliğin döngüsel olarak devam etmesine neden olmaktadır. Anlaşmalar yapılmış olsa da uygulanmaları dengesizdir.
Siyasi Sonuç Eksikliği ve Dış Etkiler
Bosna-Hersek’te ise zorluklar giderek sistemik bir nitelik kazanmaktadır [Sayfa 14]. Savaş sonrası anayasal çerçeve barışı korumuş ancak aynı zamanda bölünmüşlüğü ve kurumların felç olmasını da içselleştirmiştir. Republika Srpska (Sırp Cumhuriyeti) yetkililerinin ayrılıkçı propagandası ve yönetimin çökmesi, bölgenin uzun vadeli sürdürülebilirliğine dair endişeleri artırmaktadır. AB istikrarı desteklemede önemli bir rol oynamış olsa da, derin köklere sahip bölünmeleri aşmayı başaramamıştır.
Bu vakaları birleştiren nokta, Avrupa varlığının yetersizliği değil, kesin bir siyasi sonucun olmamasıdır [Sayfa 14]. Genişleme politikası Avrupa’nın temel vaadi olsa da, temel siyasi anlaşmazlıkları çözme kapasitesinden kopuk olduğunda inandırıcılığı zayıflamaktadır. Şartlılık mekanizması bir kriz yönetimi aracı olarak etkili olsa da, çıkmazı kırmada yetersiz kalmaktadır. Bu durum sistemik bir belirsizlik yaratmıştır.
Dış etkiler de tam olarak bu boşluktan faydalanmaktadır [Sayfa 14]. Rusya’nın Batı Balkanlar’daki faaliyeti bölgeyi tamamen kontrol etmeyi veya AB’nin yerini almayı hedeflemez; aksine bölünmeleri derinleştirmeyi, Avrupa-Atlantik üyeliğine duyulan şüpheyi artırmayı ve siyasi bağlantılar aracılığıyla baskı noktalarını korumayı amaçlar. Amaç durumu tırmandırmak değil, engellemektir — yani çözülmemiş sorunların çözümsüz kalmasını sağlamaktır.
Bununla birlikte, Batı Balkanlar’ın Avrupa ile olan güçlü toplumsal bağları ve reformlardaki ilerlemeleri de göz ardı edilemez [Sayfa 14]. Stratejik zafiyet bölgenin arzularında değil, bu arzuları gerçekleştirmek için sunulan siyasi yollar ile gerçeklik arasındaki uçurumda yatmaktadır. Eğer bu uçurum kapatılmazsa, dış güçlerin tekel alanı var olmaya devam edecektir.
Sonuç: “Cephe Hatlarını Birleştirmenin” Önemi
Özetle, Avrupa’nın sınır bölgelerindeki istikrarsızlığı öteleyerek elde edilen istikrar son derece kırılgandır [Sayfa 15]. Vurgulanan bir dizi sorun şunu göstermektedir ki, AB kendi çevresindeki bölgeleri sadece “yönetilebilir bir sorun” olarak değil, aynı zamanda siyasi bir çözüm gerektiren stratejik bir alan olarak görmelidir. Aksi takdirde Birlik krizleri yönetebilen ancak çözmeye cesaret edemeyen bir model sergilemeye devam edecek, bu da başkalarının kolayca faydalanmasına zemin hazırlayacaktır.
Raporun sonunda ortaya konulan “Cephe Hatlarını Birleştirmek” (Bridging Frontlines) kavramı sadece bir metafor değil, stratejik bir zorunluluktur [Sayfa 15]. Bu durum, Avrupa’nın doğu ve güney sınırlarının birbirine bağlı bir güvenlik bütünü olduğunu ve bir bölgedeki gelişmenin diğer bölgelerin istikrarını doğrudan etkilediğini kabul etmeyi gerektirir. Bir yerdeki savaş, başka bir yerdeki risk hesaplamalarını değiştirir; ertelenen kararlar zaman geçtikçe tehlikeyi büyütür.
Cephe hatlarını birleştirmek, bölgeler veya ortaklar arasındaki farkları ortadan kaldırmak demek değildir; genişleme politikasını güvenlikten, savunmayı komşuluk politikasından ayıran “bölerek yönetme” alışkanlığını aşmak demektir [Sayfa 15]. AB’nin araçları yetersiz değildir, aksine yeterli düzeyde birbirine bağlı değildir. Siyasi hedefler genişlemiş olsa da, stratejik entegrasyon hızı yetersiz kalmıştır. Rekabetin yoğun olduğu jeopolitik bir ortamda, kurallar ve prosedürler ancak stratejik hedeflere tabi kılındığında kendi rolünü oynayabilir.
AB’nin karşı karşıya olduğu tercih, stratejik çeperleriyle ilişki kurup kurmama tercihi değildir; zira bu tercih olaylar tarafından çoktan yapılmıştır [Sayfa 16]. Mevcut tercih, her bir zafiyet noktasını ayrı ayrı idare etmeye devam etmek ile onlarla kolektif olarak başa çıkmak için stratejik bir netlikle hareket etmek arasındaki bir seçimdir. Cephe hatlarını birleştirmek, Avrupa’nın risk biriktirmekten proaktif olarak güvenlik üretmeye, jeopolitik değişimlere tepki vermekten onları şekillendirmeye geçişinin tek yoludur [Sayfa 16].
Kaynakça:
Pkhaladze, T. (2026). Europe’s Frontier Countries: The EU’s Geopolitical Test. ECIPE Policy Brief No. 05/2026. Brussels: European Centre for International Political Economy.


Comment here