çalışmalar

Arap Dünyasında Eksen Kayması: ABD’nin Etkinsizliği, Çin ve Rusya’nın Yükselen Rolü

Uygur Araştırma Enstitüsü

Son yıllarda, özellikle 2024-2026 döneminde, Arap dünyası ve Orta Doğu bölgesi uluslararası siyasi düzendeki tarihi ve köklü jeopolitik dönüşümlerin merkezi haline gelmiştir. Bu kırılmanın en somut göstergesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) bölgedeki siyasi, askeri ve ahlaki hegemonyasının benzeri görülmemiş düzeyde zayıflaması; buna paralel olarak Çin ve Rusya gibi yükselen küresel güçlerin nüfuz alanlarını sistematik olarak genişletmesidir. Bu makale, Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünya düzeninin çöküşünü, çok kutuplu sistemin oluşum sürecini ve bölge devletlerinin güvenlik ile ekonomik çıkarlarını çeşitlendirmek amacıyla benimsedikleri “Stratejik Karşılıklılık” (Strategic Hedging) politikasını, sosyolojik ve uluslararası ilişkiler teorileri ışığında derinlemesine analiz etmektedir[1].

Bu analiz sürecinde, mevcut krizlerin temel nedenlerini ABD iç siyasetindeki kutuplaşma, dış politikadaki aşırı “işlemci” (Transactionalism) eğilim ve bölgesel meselelerdeki tutarlılık kaybı ile ilişkilendirerek açıklıyoruz. ABD’nin küresel kamu malları sağlama ve uluslararası güvenliği tesis etme misyonunu bir kenara iterek, aksine kendi çıkarları uğruna istikrarsızlık yaratan bir güce dönüşmesi, Arap halkları ve hükümetleri nezdinde yeni hamiler arama arzusunu güçlendirmiştir. Aynı zamanda, Gazze ve İran savaşları sürecinde Batılı devletlerin uluslararası hukuku uygulama konusundaki bariz “çifte standartları”, onların ahlaki ve diplomatik saygınlığını yerle bir etmiş; “Küresel Güney”in (Global South) Batı merkezli sisteme olan güvenini nihai olarak sarsmıştır[2].

Bu tartışmanın bir diğer önemli boyutu ise Arap devletlerinin Çin ve Rusya’ya yönelmesinin sadece askeri veya ekonomik bir olgu olarak görülemeyeceğidir. Bu durum, küresel siyasi güçlerin yeniden dağılımında tipik bir tarihi olay olup; bir anlamda Arap liderlerin dış güçlerin uydusu olmayı reddetmelerinin bir işaretidir (her ne kadar başka bir gücün etkisine girme yolunda ilerliyor olsalar da). Çin’in 2025 yılında yayımladığı Ulusal Güvenlik Beyaz Kitabı’ndaki politikalar, Orta Doğu’daki arabuluculuk rolü ve “Kuşak ve Yol” projesi aracılığıyla Doğu Türkistan’dan Arap Yarımadası’na kadar uzanan bağlantı stratejisi, bölge devletleri için yeni bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, bu yeni hamilerin Arapların mutlak güvenliğini garanti edip edemeyeceği sorusu hala cevabını beklemektedir[3].

Genel olarak bu çok katmanlı analiz makalesi dört temel tema etrafında şekillenmektedir: ABD’nin Arap dünyasındaki nüfuzunun zayıflama süreci ve nedenleri; Çin ve Rusya’nın bölgeye nüfuz etmesinin ardındaki siyasi ve ekonomik mantık; Arap dünyasının uluslararası hukuk sistemine bakışındaki devrim niteliğindeki değişimler ve çifte standart krizi; son olarak Çin’in Araplar için gerçek ve güvenilir bir hamiye dönüşme ihtimaline dair gerçekçi ve felsefi çıkarımlar.

ABD’nin Arap Dünyasındaki Nüfuzunun Zayıflaması: Nedenler ve Siyasi Mantık

ABD’nin Arap dünyasındaki nüfuz kaybını anlamak için öncelikle dış politikasındaki yapısal değişimleri analiz etmek gerekir. Son yıllarda ABD hükümeti, uluslararası ilişkilerde uzun vadeli stratejik ittifaklar kurmak yerine, kısa vadeli taktiksel ve “işlemci” (Transactionalism) bir yaklaşımı önceliklendirmiştir. Bu yeni yönelim, bölge devletleri için ciddi bir belirsizlik ve güvensizlik hissi yaratmıştır[4].

İşlemci diplomasinin Arap devletleri üzerindeki en büyük etkisi, bölge liderlerinin ABD’nin artık tutarlı ve güvenilir bir müttefik olmadığını fark etmeleri olmuştur. Washington’un politikaları, kişisel çıkarlara veya iç siyasi baskılara bağlı olarak bir gecede değişebilir hale gelmiştir. Hegemonik istikrar teorisi açısından bakıldığında bu durum, bir süper gücün müttefiklerine sunabileceği en önemli değer olan “güvenlik garantisi”nin ortadan kalkması anlamına gelir.

Aynı zamanda, ABD içindeki siyasi kutuplaşma da dış politikanın sürekliliğine ağır bir darbe indirmiştir. ABD stratejik odağını Orta Doğu’dan kaydırarak Asya-Pasifik bölgesine yoğunlaştırmaya başlamıştır. Bu “Stratejik Daralma” (Strategic Contraction), doğal olarak Arap devletlerinde ABD’nin bıraktığı boşluğun başka aktörlerle doldurulması ihtiyacını doğurmuştur[5].

Uluslararası araştırma kuruluşu “Arab Barometer”ın 2025 verileri bu tezi güçlü bir şekilde desteklemektedir. Mısır, Ürdün ve diğer Arap ülkelerinde halkın büyük çoğunluğu, ABD’nin Filistinlilere karşı İsrail’in yanında yer aldığını düşünmektedir. Mısır’da halkın sadece %13’ü ABD politikalarını olumlu bulurken, Çin’in politikalarını destekleyenlerin oranı %58’e ulaşmıştır[6]. Bu uçurum, ABD’nin yumuşak gücünün (soft power) ne denli büyük bir yıkıma uğradığını göstermektedir.

Gazze krizi sırasında ABD’nin uluslararası toplumun ateşkes çağrılarını sürekli engelleyerek insanlığa karşı işlenen suçları görmezden gelmesi, Arap halklarının Washington’a karşı duyduğu nefreti körüklemiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını defalarca kullanarak Filistin’in bağımsızlık girişimlerini reddetmesi, ABD’nin ahlaki liderlik vasfını tamamen yitirmesine yol açmıştır.

Arap dünyasındaki liderler her ne kadar otoriter yapılarla iktidarlarını sürdürseler de, halklarının güçlü siyasi tepkilerinden ve öfkesinden kaçamazlar. ABD ile açıkça iş birliği yapmak, Arap liderler için son derece riskli bir siyasi kumar haline gelmiştir. Bu nedenle birçok hükümet, ABD ile olan ilişkilerini kamuoyundan gizlemek veya düşük profilli tutmak zorunda kalmıştır.

2025 ve 2026 bahar aylarında gerçekleşen ABD-İran askeri gerginliğinde ABD’nin uyguladığı sınırlı saldırılar, İran’ın siyasi ve askeri yapısını temelden sarsmaya yetmemiştir. Aksine bu durum, Arap devletlerine ABD’nin askeri müdahalesinin bölgeye barış değil, sadece yeni yıkımlar, siyasi baskılar ve İran’ın misilleme hareketlerini getireceğini göstermiştir[7].

Bir yandan ABD’nin göçmen ve vize politikalarındaki Orta Doğululara yönelik kısıtlamaları, bazı İslam ülkelerini terörizm listelerine dahil etmesi gibi sosyo-politik hamleler, ABD’nin bölgedeki yumuşak gücünün sönümlenmesini hızlandırmıştır. Amerikan üniversitelerinde okuyan Arap öğrenci sayısındaki azalma ve kültürel alışverişin zayıflaması, sosyolojik açıdan nesiller arası bağın koptuğuna işaret etmektedir.

Öte yandan ABD, uluslararası ticaret ve gümrük politikalarında kendi müttefiklerine karşı bile sert bir tutum sergileyerek “Ekonomik Milliyetçiliği” (Economic Nationalism) körüklemiştir. Bu içe dönük politika, Arap sermayesinin ABD pazarına olan güvenini sarsmıştır. Arap kapitalistleri ve devlet varlık fonları, kaynaklarını daha güvenli gördükleri ve iç siyasetlerine müdahale etmeyen Asya pazarlarına yönlendirmek zorunda kalmıştır.

ABD’nin idari ve diplomatik kapasitesindeki daralma tarihi bir boyuta ulaşmıştır. Orta Doğu meselelerinde uzmanlaşmış profesyonel diplomatların yerini, sadece iktidardaki partiye sadakatiyle bilinen ve bölge kültüründen bihaber danışmanların alması, diplomasideki hataları artırmıştır. Bu durumda Arap devletleri, ABD bürokrasisiyle uzun vadeli ve tutarlı bir diyalog zemini bulmakta zorlanmıştır.

Meselenin diğer tarafında ise ABD, Arap devletlerine silah satışında sık sık demokrasi ve insan hakları meselelerini şart koşmuştur (her ne kadar bu şartlar sadece siyasi bir araç olarak kullanılsa da). Ancak bu durum Arap devletlerini bezdirmiştir. Çin ve Rusya ise hiçbir siyasi şart gözetmeksizin insansız hava araçları ve hava savunma sistemleri dahil en gelişmiş silahları tedarik etme garantisi vermiştir.

ABD’nin Arap dünyasındaki imajı o kadar kötüleşmiştir ki, bölge devletleri uzun yıllardır sığındıkları güvenlik şemsiyesinin her an geri çekilebileceği endişesini derinden hissetmiştir. Bu “Güvenilirlik Boşluğu” (Reliability Gap) büyüdükçe, Arap ülkeleri diğer kutuplarla ilişkilerini sıkılaştırmaktan başka seçenekleri kalmadığını anlamışlardır. ABD’ye tam bağımlı kalmanın gelecekte bir devlet bekası sorunu yaratabileceğini öngörmeye başlamışlardır.

Uluslararası ilişkiler felsefesine göre, bir süper gücün bölgeden çekilmesiyle oluşan otorite boşluğu derhal doldurulur. Arap devletleri, işte bu boşluğu doldurmak ve kendi egemenliklerini korumak için çok kutuplu denge politikasına başvurmaya başlamışlardır.

Sonuç olarak, ABD’nin Arap dünyasındaki nüfuzunun çöküşü tesadüfi bir olay değil; aksine bencil, tarafsızlığını yitirmiş, stratejik gerçeklikten uzaklaşmış ve kronik çifte standartlara dayalı bir politika izlemesinin kaçınılmaz bir sonucudur[8]. Bu tarihi gerçeklik, ABD’nin sadece askeri güçle dünya düzenini sürdüremeyeceğini kanıtlamaktadır.

Çin ve Rusya’nın Bölgedeki Nüfuzunun Artışı ve Jeopolitik Açıklaması

ABD’nin geri çekilmesinin yarattığı siyasi ve güvenlik boşluğu, Çin ve Rusya için yüzyılda bir gelecek tarihi bir fırsat yaratmıştır. Bu iki güç, bölgedeki nüfuz alanlarını benzeri görülmemiş şekilde genişleterek Orta Doğu’da yeni bir jeopolitik denge kurmuşlardır. Çin’in 2025 Ulusal Güvenlik Beyaz Kitabı’nda vurgulandığı üzere, Batı’nın yarattığı kaosun aksine Çin, kendisini bir “barış kurucu” ve “istikrar sağlayıcı” olarak konumlandırmaya çalışmıştır[9].

Çin’in bölgeye nüfuz etmesinin ardındaki en temel siyasi mantık ekonomi odaklıdır; yani “istikrar ve güvenilirlik” sunmaya dayanmaktadır. Çin stratejisi, doğrudan askeri müdahaleden kaçınarak ekonomi, ticaret ve teknoloji yatırımlarına odaklanmıştır. Bu “iç işlerine karışmama” politikası, Batı’nın demokrasi ve insan haklarını bahane ederek siyasi baskı kurmasından bıkan Arap otoriter rejimleri tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır[10].

“Kuşak ve Yol” (Belt and Road) stratejisi, Çin’in Orta Doğu yöneliminin temel taşıdır. Bu devasa küresel proje, işgal altındaki Doğu Türkistan topraklarını ilk köprü olarak kullanarak Orta Asya üzerinden Arap dünyasına bağlanmaktadır. Limanlar, iletişim ağları, yapay zeka teknolojileri ve yeşil enerji alanındaki iş birlikleri, Arap devletlerinin kalkınma vizyonuyla tam uyum sağladığı için, bu ülkeler Batı’ya olan bağımlılığı azaltmanın bir yolu olarak bu projede aktif yer almışlardır.

Siyasi alanda Çin, Orta Doğu’da kademeli olarak arabuluculuk rolünü üstlenmeye başlamıştır. Örneğin 2023 yılında Suudi Arabistan ve İran’ı uzlaştırarak, sadece ekonomik bir ortak değil, aynı zamanda siyasi ve güvenlik alanında da güvenilir bir güç olduğunu dünyaya ilan etmiştir. Bu hamle, Washington’ı bölge diplomasisinde ciddi şekilde sarsmıştır.

Benzer şekilde, 2025 ve 2026 yıllarında ABD ile İran arasındaki çatışma zirveye ulaştığında Çin, Pakistan ile birlikte beş maddelik bir barış girişimi sunmuştur. Bu diplomatik çabalarla Çin, Batı’nın savaş yanlısı tutumuna karşı kendisini barış ve karşılıklı saygıyı savunan bir kutup olarak Arap dünyasına kabul ettirmiştir[11]. Hürmüz Boğazı’ndaki petrol sevkiyatının güvenliği Çin için hayati önem taşıdığından, bölgedeki barış arayışı aslında kendi ekonomik yapısını koruma gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

Rusya’ya gelince; Ukrayna savaşı nedeniyle Batı’nın ağır ambargolarına ve askeri baskısına maruz kalmasına rağmen Orta Doğu’daki etkisini yitirmemiş, aksine genişletmiştir. Rusya’nın bölgedeki stratejisi “düşük maliyetli nüfus kurma” ve Batı ittifakındaki siyasi çatlaklardan ustaca yararlanma esasına dayanmaktadır[12].

Rusya’nın Orta Doğu’daki en önemli aracı enerji diplomasisidir. OPEC+ çerçevesinde Rusya, Suudi Arabistan ile yakın eşgüdüm sağlayarak küresel petrol fiyatlarını kontrol etme politikası gütmüştür. Örneğin 2026 Mayıs ayında Rusya ve Suudi Arabistan birlikte petrol üretimini artırma kararı alarak ABD’nin enerji politikasına bağımsız bir şekilde müdahale etmişlerdir[13]. Bu eşgüdüm, Rusya’ya Batı’nın ekonomik yaptırımlarını etkisiz kılma imkanı vermiştir.

Rusya sadece enerji alanında değil, Suriye ve Libya gibi ülkelerde askeri varlığını sürdürerek Akdeniz’deki stratejik boğazlar üzerindeki etkisini pekiştirmiştir. Ukrayna savaşı nedeniyle askeri gücü dağılmış gibi görünse de Libya’da Halife Hafter güçlerine verdiği destek, Rusya’nın kıtalararası stratejik hareketliliğinin (mobility) hala korunduğunu kanıtlamaktadır.

Arap devletleri, özellikle de Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyeleri, Çin ve Rusya’nın bölgeye girişini memnuniyetle karşılamışlardır. Bu yolla ABD monopolünü kırarak “Stratejik Karşılıklılık” politikasını hayata geçirmişlerdir. Tek bir devlete %100 bağımlı kalmanın ulusal güvenlik için risklerini fark eden Arap devletleri; Hindistan, Çin ve Rusya gibi ülkelerle ayrı ayrı ortaklıklar tesis etmişlerdir.

Aynı zamanda Rusya ve Çin de Arap dünyasının bu ihtiyacını iyi analiz ederek, onların bağımsız kalkınma yollarını seçmelerini desteklediklerini açıkça belirtmişlerdir. Bu iki kutbun amacı ABD’yi bölgeden tamamen söküp atmak değil, Batı’nın küresel nüfuzunu zayıflatarak çok kutuplu bir sistemi gerçekleştirmektir.

Sonuç olarak, Çin ve Rusya’nın Orta Doğu’daki yükselişi, Arap devletlerinin yeni küresel düzene uyum sağlama ve kendi çıkarlarını maksimize etme stratejileriyle örtüştüğü için başarılı olmuştur. ABD’nin siyasi-ideolojik şartlarından kurtulmak isteyen Araplar için Çin ve Rusya’nın pragmatik iş birliği modeli en iyi seçenek haline gelmiştir.

Arapların Uluslararası Hukuk Sistemine Bakışındaki Değişimler ve Çifte Standart Krizi

Uluslararası hukuk temelli dünya düzeni, uzun yıllardır Batılı devletlerin ahlaki ve siyasi bayrağı olmuştur. Ancak son üç yıl içinde yaşananlar, Arap dünyasının bu hukuk sistemine bakışında devrim niteliğinde değişimler yaratmıştır. Batılı devletlerin savunduğu bu “kurallara dayalı uluslararası düzen”in aslında güçlülerin zayıfları kontrol ettiği ve sadece Batı’nın çıkarlara hizmet eden siyasi bir araç olduğu gerçeği tamamen ifşa olmuştur.

Bu ahlaki kırılmayı yaratan en önemli etken, Batılı devletlerin Ukrayna savaşı ile Gazze çatışmasına yönelik tutumları arasındaki devasa fark; yani dünyayı hayrete düşüren “Çifte Standart” (Double Standards) politikasıdır[14]. Ukrayna meselesinde Batılı devletler uluslararası hukuku koruma ve egemenliğe saygı sloganıyla Rusya’ya karşı benzeri görülmemiş ekonomik yaptırımlar, spor ve sanat ambargoları uygulamıştır.

Ancak Gazze meselesine gelindiğinde, on binlerce sivil, çoğu kadın ve çocuk katledilirken Batılı devletler ve ABD uluslararası hukuku tamamen bir kenara itmiş; saldırgan tarafı silahlandırmaya ve siyasi olarak koşulsuz korumaya devam etmiştir[15]. Bu olağanüstü adaletsizlik, Arapların gözünde uluslararası hukukun sadece beyaz Batılılar için çalıştığını, Müslüman ve Arap halklarının hayatının bu sistemde bir değerinin olmadığını kanıtlamıştır.

Uluslararası hukukun uygulanmasındaki bu bariz adaletsizlik nedeniyle Avrupa Birliği ve ABD’nin Arap dünyasındaki “Yumuşak Gücü” (Soft Power) kesin olarak çökmüştür[16]. Arap aydınları, sivil toplum kuruluşları ve hükümetleri, Batı’nın insan hakları ve demokrasi söylemlerinin sadece siyasi bir maske olduğunu açıkça eleştirmeye başlamışlardır.

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) meselesinde de bu eşitsizlik görülmüştür. 2024 yılındaki değerlendirmede Divan, İsrail’in Filistin topraklarındaki varlığını hukuk dışı ilan etmesine rağmen, ABD gibi Batılı güçlerin BMGK’daki engellemeleri nedeniyle bu kararlar kağıt üzerinde kalmıştır[17]. Bu durum, Birleşmiş Milletler’in adaleti sağlama yeteneğine olan küresel güveni yok etmiştir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) tutumu da “Adaletin Seçici Uygulanması”nın (Selective Application of Justice) en çarpıcı örneği olarak tarihe geçmiştir[18]. Ukrayna meselesinde çok kısa sürede soruşturma açıp Rus lider hakkında tutuklama kararı çıkaran mahkeme, Filistin meselesine gelindiğinde yıllarca ayak sürümüş; Batılı güçlerin ağır baskısına ve hatta açık tehditlerine maruz kalmıştır.

Sosyolojik ve objektif hukuk analizlerinde bu durumlar, hukukun sadece siyasi gücün bir aracına dönüştüğünü açıklar. Mevcut uluslararası hukuk düzeni güçlü devletler tarafından tekelleştirilmiştir ve Araplar ya da diğer gelişmekte olan ülkeler kendi haklarını korumada bu sisteme güvenemeyeceklerini görmüşlerdir. Uluslararası hukuktaki bu çifte standart, bir dizi Arap siyasetçi ve hukukçunun yeni uluslararası kurumlar talep etmesini tetiklemiştir.

Arap düşünürler ve siyasi analizciler; uluslararası sistemin temelden değişmesi, BMGK’daki beş daimi üyenin tekelinin kaldırılması ve Küresel Güney’in sesini duyurabileceği adil bir düzenin kurulması gerektiğini sistematik olarak savunmaya başlamışlardır[19].

Uluslararası hukukun Arap dünyasındaki bu ağır krizi, onları yeni müttefiklerle adaleti arayan bir “Realizm”e yönlendirmiştir. Sonuç olarak Arapların uluslararası sisteme bakışında şüphecilik artmış; Batı’nın hukuki vaatlerine kesinlikle güvenmedikleri, kendi güvenliklerini ancak kendi çıkarlarını koruyabilecek yeni stratejik ortaklıklarla sağlayabilecekleri yönündeki felsefi görüş genel kabul görmüştür[20].

Bu kırılma, dünya uluslararası ilişkiler tarihinde “Epistemolojik” bir yarılmadır. Değer yargıları, hukuk ve adalet bilincinde Batı’nın ahlaki hegemonyasının sona erdiğinin bir göstergesidir. Gelecekteki küresel sistemin yeniden inşasında Batı karşıtı önemli bir teorik ve siyasi temel, işte bu çifte standarta duyulan tepkiden doğacaktır[21].

Çin Arapların Beklentilerini Karşılayabilir mi? Güvenilir Bir Hami Olma İhtimali Ne Kadar?

Arap devletlerinin Batı’dan yüz çevirip Doğu’daki yeni güçlere, özellikle Çin’e umutla baktığı bir dönemde, tarihi ve siyasi açıdan son derece kritik bir soru ortaya çıkmaktadır: Çin gerçekten Arapların umduğu gibi mutlak güvenilir bir hami ve ABD’nin yerini alabilecek bir güvenlik garantörü olabilir mi?

Ekonomik ve teknolojik açıdan bakıldığında Çin, şüphesiz Arap dünyası için vazgeçilmez bir stratejik ortak haline gelmiştir. Çin, küresel yüksek teknoloji altyapısı, özellikle yapay zeka (AI), altyapı inşası, telekomünikasyon ve yeşil enerji gibi alanlarda Arap devletlerine devasa yatırımlar yaparak imkanlar sunmuştur. KİK üyesi ülkeler “Yatırımcı Devlet” (Investor State) modeline geçiş stratejilerinde Çin’in sermaye ve inşa gücüne dayanarak Batı’nın tekelini kırmayı başarmışlardır[22].

Ancak jeopolitik ve “Sert Güvenlik” (Hard Security) perspektifinden bakıldığında, Çin’in bölgede ABD gibi bir hamiye dönüşme kapasitesinin ve siyasi iradesinin olmadığı görülmektedir. Çin, tarihsel olarak yurt dışındaki askeri çatışmalara, özellikle başka devletlerin iç ve dış savaşlarına doğrudan silahlı katılım sağlamaktan kesinlikle kaçınmıştır. Çin’in diplomatik felsefesi, herhangi bir devletle başkalarına karşı “Askeri İttifak” kurmaktan imtina eder.

Bu nedenle Çin’in politikası aslında Orta Doğu’da “güvenliğe bedava erişim” (free-riding) sağlamak; yani güvenlik sorumluluğunu hala ABD’nin omuzlarına yükleyip, kendisi sadece ekonomik meyveleri toplamaya odaklanmaktır. Örneğin Çin, 2026 baharındaki savaş krizinde diplomatik çaba gösterse de Arap devletlerini dış ve iç askeri tehditlere karşı doğrudan koruma vaadinde asla bulunmamıştır[23].

Arap liderler bu durumun gayet farkındadırlar. Çin ile ilişkilerin faydalı olsa da ekonomi merkezli olduğunu kavramışlardır. Bölge devletleri; en gelişmiş hava savunma sistemleri ve radikal düzeydeki dış askeri tehditlerle başa çıkmak için hala ABD ile iş birliği yapmak zorunda kalmaktadırlar. ABD’nin sunduğu güvenlik garantisini Çin’in sunamaması, Çin’in mutlak bir hami olmasının önündeki en büyük engeldir.

Öte yandan, Arap devletleri de aslında ABD’nin yerine başka bir mutlak egemen gücün gelmesini istememektedirler. Arapların temel amacı, Çin’i ABD’nin baskısını dengeleyecek bir araç olarak kullanmaktır. Stratejik bağımsızlıklarını korumak, Pekin’in siyasi emirlerine veya borç tuzaklarına düşmemek istemektedirler.

Bu siyasi tercihler ışığında Çin, Araplar için güvenilir bir “ticaret ve yatırım ortağı” olsa da, tam manasıyla bir “koruyucu hami” olamaz. Çin’in bölgede siyasi çatışmalara girmeden İran, İsrail ve Suudi Arabistan gibi tüm taraflarla iyi geçinme taktiği izlemesi, olağanüstü bir kriz anında Çin’in Arapların yanında tek taraflı ve kararlı bir duruş sergilemeyeceğini göstermektedir.

Dolayısıyla Çin’in bölgede yükselişi, bir yandan Araplar için jeopolitik manevra alanı yaratırken, diğer yandan onları bu yeni ve karmaşık güvenlik durumuna alışmak için çok kutuplu ilişkileri ustaca yönetmeye mecbur kılmaktadır. Yani Arapların gelecek stratejisi sadece Çin’e bağlanmakla sınırlı kalmayıp; Rusya, Avrupa ve Hindistan gibi aktörleri de içeren “Ağ Tipi” (Networked) bir iş birliği ve denge modelini gerçekleştirmeye dayanacaktır.

Sonuç: Yeni Küresel Düzenin Şekillenmesi

Orta Doğu ve Arap dünyasının son üç yılda yaşadığı jeopolitik transformasyon, tarihte nadir görülen bir “Büyük Yeniden Hizalanma” (Great Realignment) çağının başladığını haber vermektedir. ABD’nin siyasi, askeri ve ahlaki açıdan uluslararası toplumdaki nüfuzunun zayıflaması, sadece belli bir ABD yönetiminin hatası değil; aksine uzun süreli sistematik çifte standartlar, işlemci dış politika ve uluslararası hukuku çıkarlarıyla çatıştığında bir kenara itme alışkanlığının kaçınılmaz bir sonucudur.

Bu süreçte Çin ve Rusya gibi devletler Orta Doğu’da yeni istikrar ve ekonomik çıkar sağlayıcılar olarak sahneye çıkarak, Arap devletlerinin yarım asırlık Batı hegemonyasına olan bağımlılığını değiştirmelerine önayak olmuşlardır. Arap devletleri, özellikle de Körfez bölgesi güçleri, artık başka bir süper güce tam bağımlı olmayı reddetmiş; ekonomi, teknoloji ve siyaset alanında çok kutuplu bir ilişkiler ağı kurmayı seçmişlerdir. Doğu’daki yeni güçleri kendi ulusal kalkınmaları için bir araç olarak kullanmaya yönelmişlerdir.

Bu gelişmeler bize şunu göstermektedir ki; 2026 ve sonrası dünya manzarası, hiçbir devletin mutlak egemenliğine değil, çok boyutlu güçlerin bir dengeye dayanarak hareket ettiği çok kutuplu bir döneme girmiştir. Arap dünyası bu yeni düzenin pasif bir gözlemcisi olmaktan kurtulup, küresel siyasi güçlerin yönünü belirleyen temel aktörlerden biri haline gelmiştir. Bu durum uluslararası hukuk ve ahlaki normların, değişmez Batı kalıplarından çıkarak daha geniş tabanlı ve eşitlikçi bir sisteme doğru evrildiğini göstermektedir. Bu tarihi kırılma, insanlık toplumunun yeni bir geleceğini inşa etme yolundaki kaçınılmaz ve bir o kadar da sarsıcı gerçeklik dönemidir.

Kaynakça:

1       Brian Katulis, “US Policy in the Middle East in the First Year of Trump 2.0: A Report Card”, February 6, 2026, Middle East Institute.

2       Amaney A. Jamal and Michael Robbins, “America Has Lost the Arab World”, April 7, 2026, Foreign Affairs.

3       Ziya Guo, “What China’s 2025 White Paper Says About Its Maritime Strategy”, August 19, 2025, CSIS.

4       Paul Salem, Brian Katulis, Jason H. Campbell, et al., “الأعمال غير المنجزة ستحدد أجندة الشرق الأوسط في عام 2026”, December 16, 2025, Middle East Institute.

5       “环球深壹度| 战略收缩进退失据——美国在中东地区影响力的变化”, 2021-09-06 11:06:57, 新华网.

6       曹元龙, “全球南方成为推动世界发展的核心支撑——现代院年度战略报告展望2026年全球十大趋势”, 2026-01-07 02:15, 光明网.

7       Sergey Vakulenko, “What the Russian Energy Sector Stands to Gain From War in the Middle East”, March 24, 2026, Carnegie Endowment for International Peace.

8       د. عمرو درّاج, “تراجع الدور الأمريكي وسيناريوهات مستقبل المنطقة العربية”, 9 نوفمبر 2021, المعهد المصري للدراسات.

9       “2025 China’s National Security in the New Era”, May 2025, Air University.

10     “中东政治演进的特点”, 中国现代国际关系研究院.

11     Abid Hussain, “Will China join Pakistan-led efforts to mediate US-Iran peace?”, March 31, 2026, Al Jazeera.

12     Nikolay Kozhanov, “Russia is weakened, but its influence in the Middle East should not be underestimated”, December 11, 2025, Chatham House.

13     Muflih Hidayat, “Saudi Arabia Russia Oil Production Rises May 2026”, April 6, 2026, Discovery Alert.

14     Andreas Motzfeldt Kravik, “We must avoid double standards in foreign policy”, April 18, 2024, Al Jazeera.

15     Imad Asmar, “Gaza: Between global silence and the double standards of justice”, September 19, 2025, PMC Dialogues Health.

16     James Lynch, “When soft power is spent: Gaza, Ukraine, and Europeans’ standing in the Arab world”, March 4, 2024, European Council on Foreign Relations.

17     Dr. Eran Shamir-Borer, Adv. Mirit Lavi, “Advisory Opinion of the International Court of Justice on the Legal Consequences of Israel’s Policies and Practices in the Occupied Palestinian Territory”, August 01, 2024, The Israel Democracy Institute.

18     Hasibur Rahaman, Ahamad Ali, Foisal Ahmed, Sadia Afrin, Sanjida Afroze, “The Selective Application of Justice: Comparing ICC Investigations in Ukraine and Palestine”, January 2026, Open Journal of Political Science.

19     مؤلف جماعي (إشراف وتنسيق البزاز محمد وشكراني الحسين), “استكتاب مؤلف جماعي: القانون الدولي وسُؤال الفعالية”,  April 20, 2024, ARJIL –   الكتاب العربي للقانون الدولي.

20     د. عبد المجيد مراري, “ازدواجية المعايير في القانون الدولي”, YouTube / NATV.

21     Tor Krever, “Palestine and the limits of international law”, October 14, 2025, Revista Crítica de Ciências Sociais.

22     “تحليل المتغيرات الدولية في 2025 وآفاق العام الجديد”, Jan 20, 2026, ICSS.

23     Dan Steinbock, “The Unwarranted War against Iran: The U.S.-China Stakes”, April 04, 2026, CHINA US Focus.

Comment here