çalışmalar

ABD-Çin Rekabeti ve Güneydoğu Asya Ülkelerinin Geleceği

(2026 Yılı Anket Raporuna Bakış)

Uygur Araştırmaları Enstitüsü

Küresel siyasi ve ekonomik güç merkezinin Asya-Pasifik bölgesine kaydığı bir dönemde, Güneydoğu Asya ülkelerinin stratejik tercihleri uluslararası toplumun odak noktası haline gelmektedir. Büyük güçler arasındaki rekabetin kızıştığı ve bölgesel çatışmaların arttığı mevcut durumda, bu bölgenin siyasi, ekonomik ve güvenlik yönelimi küresel bir etkiye sahiptir.

Singapur Yusof Ishak Enstitüsü bünyesindeki ASEAN (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) Araştırmaları Merkezi tarafından 7 Nisan 2026’da yayımlanan “Güneydoğu Asya’nın Mevcut Durumu: 2026 Anket Raporu”, tam da bu hassas dönemdeki bölgesel durumu aydınlatan önemli bir akademik kaynak niteliğindedir. Bu rapor Joanne Lin, Melinda Martinus, Kristina Fong, Pham Thi Phuong Thao, Indira Zahra Aridati ve Sasitharan Gauri gibi araştırmacılar tarafından ortaklaşa hazırlanmıştır [Sayfa 2].

Bu rapor, temel olarak bölge ülkelerindeki politika yapıcıların, akademisyenlerin, iş dünyasının ve sivil toplum temsilcilerinin mevcut uluslararası siyasi rekabete yönelik tutumlarını kapsamlı bir şekilde analiz etmektedir. Siyaset bilimindeki yapısalcılık ve neo-realizm teorileri perspektifinden bakıldığında, bölge ülkelerinin kimlik algısı ile ulusal çıkar talepleri arasındaki ilişkiyi çözümlemede yüksek akademik değere sahiptir. Bu nedenle, bu araştırmanın derinlemesine incelenmesi, uluslararası ilişkilerin gelecekteki yönelimini öngörmek için son derece gereklidir.

Araştırma metodolojisi açısından bu rapora, ASEAN üyesi tüm ülkelerden toplam 2008 temsilci katılmış olup; katılımcılar akademi, özel sektör, sivil toplum, devlet yetkilileri ve uluslararası örgüt personeli olmak üzere beş ana kategoriye ayrılmıştır [Sayfa 5]. Bu çok kaynaklı veri yapısı, raporun temsil ediciliğini güçlendirmiştir.

Rapordaki en önemli değişiklik, Timor-Leste’nin (Doğu Timor) Ekim 2025’te ASEAN’a resmi olarak tam üye olması nedeniyle, ona ait verilerin ilk kez bölgesel ortalama hesaplamalarına dahil edilmesidir [Sayfa 5]. Bu adım, organizmacılık (kurumsalcılık) teorisi açısından bakıldığında, birliğin karar alma mekanizmasındaki eşitlik ilkesini yansıtmaktadır.

Katılımcıların yaş yapısına bakıldığında, 22-35 yaş arası gençlerin oranı en yüksek seviyededir (%38.0). Bu neslin küreselleşmeye yönelik açık tutumu ve teknolojik değişimlere uyum sağlama yeteneği, gelecekteki politikaların yönünü belirlemede belirleyici bir rol oynayacaktır[Sayfa 12]. Ayrıca, araştırma objelerinin eğitim geçmişinin büyük çoğunluğunu lisans ve üzeri dereceye sahip kişiler oluşturmaktadır [Sayfa 10].

Bu seçkinlerin uluslararası duruma yönelik tutumları, bilgi kaynaklarıyla yakından ilişkilidir. Rapora göre, yerel çevrimiçi medya (%87.2) ve sosyal medya (%84.5) en temel bilgi kaynakları olmuş olup, bu durum yeni medyanın yönetişim ve kamuoyunu yönlendirmedeki stratejik öneminin giderek arttığını göstermektedir[Sayfa 13].

Bölgenin Mevcut Sınamaları ve Uluslararası Duruma Yönelik Tutumu

Bölge ülkelerinin karşı karşıya kaldığı en büyük sınamalara ilişkin ankette, iklim değişikliği ve aşırı hava olayları %60.0’lık bir oranla ilk sıraya yerleşmiştir [Sayfa 16]. İklim krizinin geleneksel olmayan bir güvenlik tehdidinden temel bir ulusal güvenlik meselesine dönüşmesi, bölgedeki tarım, enerji ve kıyı şehirlerinin altyapısına getireceği muazzam ekonomik ve sosyal etkinin bir göstergesidir.

İkinci büyük sınama ise büyük güçler arasındaki ekonomik sürtüşmelerin şiddetlenmesi olup (%51.7), bu faktör 2025 yılındaki ekonomik durgunluk endişesinin yerini almıştır [Sayfa 16]. Bu değişim, küresel ekonominin parçalanma riskine doğru ilerlediğine dair gerçekçi bir tepki olup, ihracata dayalı Güneydoğu Asya ülkeleri için ticari korumacılığın ağır bir yüke dönüştüğünü açıklamaktadır.

Üçüncü olarak, yurt içindeki siyasi istikrarsızlık (%46.1) sorunu öne çıkmış olup, bu durum Myanmar gibi ülkelerde devam eden yönetim krizi ve Tayland’daki iç siyasi bölünmelerin bölgesel kalkınma üzerindeki olumsuz etkisini yansıtmaktadır [Sayfa 16]. Bu durum, yapısal zayıflığın hala kalkınmanın önündeki temel engel olduğunu kanıtlamaktadır.

Küresel jeopolitik olaylara gelince, bölge seçkinlerinin en büyük endişesi Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump’ın ikinci dönem yönetiminin (Trump 2.0) siyasi yönelimi olmuştur (%51.9) [Sayfa 18]. Bu durum, bölge ülkelerinin Amerikan dış politikasındaki istikrarsızlığa ve korumacılığa yönelik eleştirel tutumunu yansıtmakta, aynı zamanda büyük güçlere dayanma stratejisinin sürdürülebilirliğine duyulan şüpheyi gözler önüne sermektedir.

İkinci jeopolitik endişe küresel siber dolandırıcılık faaliyetlerine yönelik olup (%51.4), bu faktörün ulusötesi suçlar arasında belirgin bir konuma yükselmesi, bölge ülkelerinin siber güvenlik ve kolluk kuvvetleri alanında işbirliğine ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermektedir [Sayfa 18].

Üçüncü endişe ise Güney Çin Denizi’ndeki saldırgan eylemler olup (%48.2), bu konu özellikle Filipinler ve Vietnam gibi ülkeler için en kritik ulusal çıkar meselesi olarak kabul edilmektedir [Sayfa 18]. Bu bölgedeki toprak anlaşmazlıkları, uluslararası hukuk ile güç siyasetinin çarpışma noktasıdır.

Güney Çin Denizi meselesine somut olarak değinmek gerekirse, katılımcıların büyük çoğunluğu (%51.7), Çin’in münhasır ekonomik bölgelere ve kıta sahanlığına yönelik ihlallerinden endişe duyduğunu belirtmiştir [Sayfa 21]. Bu, devlet egemenliği ve doğal kaynaklar üzerindeki rekabetin bölgesel bir soğuk savaş riski yarattığının göstergesidir.

Aynı zamanda, bir ASEAN üyesi ülke ile Çin arasında kazara çıkabilecek bir askeri çatışma riski de yüksek bir oranla (%45.2) dile getirilmiştir [Sayfa 21]. Silahlanma yarışının kızıştığı koşullarda, silahlı çatışmaları önleme mekanizmasının zayıflığı ortaya çıkmıştır.

Güney Çin Denizi’ndeki Davranış Kuralları (COC) hakkında konuşulduğunda, ankete katılanların %40.8’i bu kuralların mutlaka uluslararası hukuka, özellikle de Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne uygun olması gerektiğini vurgulamıştır[Sayfa 22]. Bu görüş, bölge ülkelerinin tek kutuplu tahakküme karşı kurallara dayalı bir düzene özlem duyduğunu kanıtlamaktadır.

Myanmar krizi, bölgenin iç barışında bir kara leke olmaya devam etmektedir. Rapor sonuçlarına göre, katılımcıların %40.4’ü ASEAN’ın Myanmar’daki tüm ilgili taraflarla bağımsız bir diyalog kurması gerektiğine inanmaktadır [Sayfa 23]. Bu, birliğin Beş Noktalı Uzlaşı (5PC) politikasını sürdürerek çatışmayı müzakere yoluyla çözme kararlılığını göstermektedir.

Öte yandan, Myanmar askeri hükümeti ile olan ilişkileri azaltmak veya sınırlamak isteyenlerin oranı da artarak %18.5’e ulaşmıştır[Sayfa 23]. Bu durum, ASEAN’ın iç işlerine karışmama ilkesi ile insan haklarını koruma yükümlülüğü arasındaki çelişkinin nasıl dengeleneceği sorununu gündeme getirmektedir.

Kamboçya-Tayland sınır sürtüşmesi ise birliğin arabuluculuk kapasitesini sınayan bir başka sahnedir. Görüşülen kişilerin %38.9’u, birliğin bakanlar düzeyindeki açıklamalar ile resmi ve gayri resmi diplomatik yollar aracılığıyla aktif bir rol oynadığını kabul etmiştir [Sayfa 24].

Ancak, bu krizde birliğin elindeki tüm mekanizmaları tam olarak kullanmadığını eleştirenler %13.5’i oluşturmuş, ayrıca dış güçlerin sınır anlaşmazlığına müdahale etmesinden endişe duyanlar %11.2’ye ulaşmıştır [Sayfa 24]. Bu durum, küçük çaplı çatışmaların bile anında büyük güçlerin vekalet oyununa dönüşme ihtimali bulunduğunu göstermektedir.

Ortadoğu durumu, özellikle İsrail-Hamas çatışması meselesinde, ASEAN’ın resmi olarak “iki devletli çözümü” barışın temeli olarak desteklemesi gerektiğini savunanlar %32.3 ile çoğunluğu oluşturmuştur [Sayfa 25]. Bu durum, uluslararası normları desteklemede birleşmiş bir duruşu vurgulamaktadır.

Bunun yanı sıra, ateşkesin sürdürülmesini ve insani yardım sağlanmasını savunanlar %28.1’i, uluslararası hukuku ihlal eden eylemlerin kınanmasını destekleyenler ise %26.3’ü oluşturmuştur [Sayfa 25]. Bu durum, bölgedeki Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkeler (örneğin Endonezya ve Malezya) ile diğer ülkelerin diplomatik söylemlerindeki farkı da bir ölçüde ifade etmektedir.

Yeni üye Timor-Leste’nin geleceği hakkında konuşulduğunda, ankete katılanların %49.2’si bu ülkenin birliğin ortak hedeflerine olumlu katkı sağlayacağı konusunda hemfikir olmuştur [Sayfa 26]. Bu iyimserler, esas olarak Timor-Leste’nin katılımının ülkenin siyasi ve ekonomik kalkınmasına yeni fırsatlar getireceğine (%54.0) inanmaktadır [Sayfa 27].

Bununla birlikte, şüpheyle yaklaşanlar arasında %37.7’lik kesim, Timor-Leste’nin katılımının birliğin entegrasyon hızını yavaşlatacağını düşünmektedir[Sayfa 28]. Yine %28.1’lik kesim ise genişlemenin birliğin oybirliğine dayalı karar alma mekanizmasını daha da karmaşıklaştıracağından endişe duymaktadır[Sayfa 28]. Bu, neo-realist kaynak dağılımı analizinin tipik bir örneğidir.

ASEAN içinde kimin liderlik rolü en belirgindir? Bu konudaki cevaplarda Singapur, temel olarak ekonomik ve dijital alanlardaki öncülüğünün vurgulanmasıyla %31.3 ile ilk sırada yer almıştır. Onu Endonezya (%22.2) ve Malezya (%21.3) izleyerek ön sıralarda yer almıştır [Sayfa 29]. Endonezya’nın arabuluculuk kapasitesi ve Malezya’nın başkanlık dönemindeki aktifliği yüksek puan almıştır [Sayfa 30].

Birliğin yapısal sorunları üzerinde durulduğunda, en büyük endişe birliğin yavaş ve verimsiz olması olup, %34.7’lik kesim bu mekanizmanın hızla değişen siyasi-ekonomik dünyaya uyum sağlayamadığını belirtmiştir [Sayfa 20]. Benzer şekilde, bölgenin büyük güç rekabetinin sahnesi haline gelme riski de (%32.2) çok yüksek düzeyde dile getirilmiştir[Sayfa 20].

Ekonomik entegrasyonu teşvik etmenin önündeki engeller incelendiğinde, üye devletlerin teknik uygulama kapasitesi eksikliği (%30.2) ve ülkeler arası kalkınma farklılıkları (%30.1) başlıca engeller olarak gösterilmiştir[Sayfa 36]. Ayrıca, jeopolitik baskılar nedeniyle ulusal çıkarların bölgesel çıkarların önüne geçmesi de (%27.5) önemli bir rol oynamıştır [Sayfa 36]. Bu, çok taraflı işbirliğinin pratikteki kısıtlamalarını kanıtlamaktadır.

Büyük Güçlerin Etkisi ve Stratejik Liderlik

Ekonomik nüfuz açısından ele alındığında, Çin %55.9’luk oy oranıyla Güneydoğu Asya’daki en güçlü ülke olarak kabul edilmiş olup, bu oran 2025’e kıyasla genel olarak istikrarlı bulunmuştur [Sayfa 38]. Ancak bu etkiye yönelik tutumlarda hoş karşılamaktan ziyade endişe duyma (%55.4) yüksek bir orana sahiptir [Sayfa 38]. Hegemonik istikrar teorisi perspektifinden yapılan bu değerlendirme, ekonomik bağımlılığın doğal olarak siyasi bir endişe yarattığını göstermektedir.

ABD ise sadece %15.3 oy ile ikinci sırada yer almış olup, onun etkisinden endişe duyanların oranı geçen yıla göre önemli ölçüde artarak %53.8’e ulaşmıştır [Sayfa 38]. Bu durum, Amerikan dış ticaret politikasının ve gümrük vergisi kararlarının bölgedeki ortaklarında derin bir rahatsızlık uyandırdığının göstergesidir. ASEAN’ı ekonomik bir güç olarak görenlerin oranı ise %13.2 olmuştur[Sayfa 38].

Siyasi ve stratejik etkiye gelindiğinde de Çin (%40.0) yine ilk sırada yer almıştır. Ancak bu etkiye duyulan korku daha belirgin olup, %66.1 oranında kişi bundan endişe duyduğunu ifade etmiştir[Sayfa 40]. Özellikle Filipinler ve Vietnam gibi deniz anlaşmazlıkları yaşayan ülkelerde gerilim en üst düzeye çıkmıştır.

ABD’nin siyasi ve stratejik etkisini kabul edenler %29.9’u oluştursa da, bölgeye getireceği sonuçlardan tedirgin olanlar %56.8’e ulaşmıştır [Sayfa 40]. Bu durum, bölge ülkelerinin süper güçlerin karşılıklı güç mücadelesinin bir sahnesi haline gelmekten ne kadar korktuklarını ve birliğin kendine olan güvenini (%68.1 memnuniyet) en güvenilir sığınak olarak gördüklerini kanıtlamaktadır [Sayfa 40].

Diyalog ortaklarının stratejik önemini değerlendirirken, 11 puanlık endekste Çin 9.1 puanla birinci, ABD 8.6 puanla ikinci, Japonya ise 7.7 puanla üçüncü sırada yer almıştır [Sayfa 42]. Bu veriler, ABD ile Çin arasındaki farkın Çin lehine biraz genişlediğini, Japonya’nın ise istikrarlı bir üçüncü kutup olmaya devam ettiğini ortaya koymaktadır.

Küresel serbest ticarete liderlik etme kapasitesinin değerlendirilmesinde önemli bir dönüşüm yaşanmıştır. ASEAN %25.5 ile ilk sırada yer alırken, Çin %21.3 ile ikinci, Avrupa Birliği %19.2 ile üçüncü olmuştur [Sayfa 44]. ABD ise geçen yıldan düşüşle yalnızca %14.8’lik bir pay almış olup, bu, uluslararası ticaret sistemindeki yenilenme ve korumacılığa dönüş rüzgarının doğrudan bir sonucudur [Sayfa 44].

Kurallara dayalı uluslararası düzeni koruma ve uluslararası hukuka saygı alanında da tarihi bir değişim görülmüştür. ASEAN ilk kez %23.4 oranındaki oyla ABD’yi (%22.3) geçerek ilk sıraya yerleşmiş, AB %20.5 ile onlara yaklaşmıştır [Sayfa 46]. Çin bu alanda sadece %13.6 oy alabilmiş olup, bu durum bölge ülkelerinin Çin’in milli gücünü kabul etseler bile onun uluslararası hukuku koruyan normatif bir lider olduğuna pek inanmadıklarını kanıtlamaktadır [Sayfa 46].

ABD-Çin Rekabeti ve Bölgenin Stratejik Tercihleri

Pekin ile Washington arasındaki rekabet ortamında Güneydoğu Asya’nın nasıl bir tepki vermesi gerektiği sorusuna katılımcıların %55.2’si birliğin kendi direncini ve birliğini güçlendirmesi gerektiğini belirtmiştir[Sayfa 50]. Bununla birlikte, katılımcıların %24.1’i hiçbir tarafa meyletmemeyi tercih etmiştir. Bunlar, bölgenin stratejik bağımsızlığa her şeyden çok değer verdiğini açıklamaktadır[Sayfa 50].

Eğer siyasi durum mecbur bırakır ve ASEAN ABD ile Çin arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa, bu yılki anket sonuçlarına göre Çin’i seçecek olanlar %52.0’yi, ABD’yi seçecek olanlar ise %48.0’i oluşturmuştur [Sayfa 51]. Geçen yılki sonuçlara (ABD 52.3, Çin 47.7) kıyasla manzara tersine dönmüş olup, bu son derece ince ve hassas jeopolitik dengenin sürekli değiştiğine işaret etmektedir [Sayfa 51].

Çin’i seçme oranındaki artış, büyük ölçüde Endonezya ve Malezya gibi ülkelerdeki güçlü eğilimle bağlantılı olup, burada ekonomik çıkarlar sıkı bir düğüm oluşturmuştur. Öte yandan Filipinler ve Vietnam gibi ülkeler, ABD ile olan müttefiklik ve güvenlik garantilerini korumuştur [Sayfa 51]. Bu, çok kutupluluk eğilimindeki ulusötesi stratejik bölünmedir.

Büyük güçlerin arasında kalmamak için “üçüncü taraflara” dayanma stratejisinde (her iki tarafa eşit yaklaşma ve dengeyi koruma stratejisi), Avrupa Birliği %37.7 ve Japonya %34.2 ile en çok tercih edilen stratejik seçenekler olmuştur [Sayfa 52]. Bu durum, onların sert güç (hard power) rekabetine çok fazla girmeden, yumuşak güç ve ekonomik işbirliği yoluyla güven kazanmış olmalarıyla ilgilidir [Sayfa 52].

Çin ile önümüzdeki üç yıllık ilişkiler öngörüldüğünde, katılımcıların %55.6’sı ilişkilerin iyileşeceğini tahmin etmiştir [Sayfa 53]. Bu faktör, temel olarak ekonomik bağların kopmasını önleyen pragmatik tutumdan kaynaklanmaktadır. Ancak Filipinler’deki muhalefet ve olumsuz beklenti oranı son derece yüksek seviyede kalmıştır [Sayfa 53].

Çin’e yönelik olumlu izlenimi yok eden faktörler sorulduğunda, Çin’in bölge ülkelerinin iç işlerine müdahale etmesi (%30.3) ve Güney Çin Denizi’ndeki sert eylemleri (%28.0) en yüksek göstergeler olmuştur [Sayfa 54]. Raporda siyasi ve etnik meseleler açısından, Çin’in Tibet ve Doğu Türkistan’daki azınlıklara yönelik baskıcı politikalarının yanı sıra Hong Kong meselesinde başvurduğu yöntemler, bölge ülkelerindeki %11.0’lik kesimin Çin’e olan güvenini zedeleyen önemli nedenler olarak gösterilmiştir [Sayfa 54]. Çin’in ekonomik baskı kullanması da (%22.1) birçok ülkeyi korkutmuştur.

ABD’ye gelince, önümüzdeki üç yıl içinde Trump yönetimi altında ilişkilerin değişmeyeceğine inananlar %37.7, iyileşeceğini söyleyenler %32.8’i oluşturmuştur [Sayfa 57]. Sadece %29.5’lik kesim ilişkilerin kötüleşmesinden endişe duymuştur. Buna rağmen, ABD’ye olan güveni azaltan en büyük risk, ABD’nin gümrük vergileri ve yaptırım tedbirleri uygulaması (%43.4) olarak gösterilmiştir [Sayfa 58]. Ayrıca Ortadoğu sorunlarında ABD’nin aldığı tutum, Müslüman ülkelerdeki insanların ABD’ye olan güvenine oldukça ağır bir darbe indirmiştir [Sayfa 58].

Güven ve Şüphe: Büyük Güçlerin Yumuşak Gücü

Beş büyük güç ve bölgenin uluslararası arenada doğru olanı yapacağına duyulan güveni ölçen endekste, Japonya %65.6 ile ilk sıradaki yerini korumuştur[Sayfa 72]. Japonya’nın uluslararası hukuka uyan ve sorumlu bir ortak imajı tutarlı bir şekilde istikrarlı kalmış olup, %41.4’lük kesim onun hukuka saygı gösterme rolünü takdir etmiştir [Sayfa 68].

Avrupa Birliği’nin ise güven seviyesi artarak %55.9’a ulaşmış olup, bölgedeki ikinci en büyük güvenilir güç haline gelmiştir [Sayfa 72]. Bu, Avrupa’nın ekoloji, insan hakları ve iklim değişikliği meselelerindeki normatif liderlik konumunun Güneydoğu Asya’da yüksek değer gördüğünün bir kanıtıdır [Sayfa 64].

ABD’ye duyulan güven %44.0’e düşerken, şüphe %35.5’e yükselmiştir[Sayfa 72]. ABD, stratejik bir ortak ve güvenlik sağlayıcısı olarak önemli bir konumda bulunsa da, uluslararası meselelere müdahaleciliği ve ekonomik yaptırımlar uygulaması ona duyulan güveni zayıflatmıştır [Sayfa 70].

Çin’e yönelik güven ilk kez şüpheyi aşarak %39.8’e ulaşmıştır (şüphe %35.2’ye düşmüştür) [Sayfa 62]. Bu, küçük çaplı bir iyileşme olsa da, Çin’in küresel liderlik yeteneğini kabul edenlerin arttığını göstermektedir. Ancak Güney Çin Denizi meselesi hala en büyük engeldir [Sayfa 72].

Hindistan’ın konumu da bir miktar ilerleme kaydetmiş olup, güven oranı %38.5’e çıkmıştır[Sayfa 72]. Bu durum, bölge ülkelerinin çok kutupluluk stratejilerinde Hindistan’ı potansiyel bir kutup olarak görmelerinden kaynaklanmakla birlikte, Hindistan’ın küresel liderlik kapasitesine ve siyasi iradesine yönelik şüpheler hala oldukça güçlüdür[Sayfa 66].

Yumuşak gücün etkisi yaşamak veya çalışmak için göç etme eğilimleri üzerinden gözlemlendiğinde, ASEAN’ın kendisi (%19.0) en cazip yer haline gelmiş olup, onu Japonya (%16.8) ve Avustralya (%15.1) izlemiştir [Sayfa 75]. ABD’ye göç etmeyi isteyenler sadece %11.4’e düşmüştür [Sayfa 75].

Seyahat tercihlerinde Japonya mutlak bir üstünlükle (%32.5) ilk sırayı elden bırakmamıştır. Birlik içindeki ülkeler ikinci, Avrupa Birliği ülkeleri ise üçüncü sıraya yerleşmiştir [Sayfa 77]. Bu rakamlar, günlük yaşamdaki kültürel yakınlığın, uluslararası stratejik ittifaklardan daha derin bir etkiye sahip olduğunu ve birliği güçlendirmede yumuşak gücün rolünün daha da belirginleştiğini açıklamaktadır.

Bu araştırma raporu, kapsamlı veriler ve sistematik analizler aracılığıyla Güneydoğu Asya ülkelerinin yeni tarihi dönüm noktasındaki stratejik endişelerini ve çok kutuplu hesaplarını açıkça ortaya koymuştur. Sorunların değerlendirilmesinde ve istatistiksel sonuçlarda nispeten objektiflik korunmuş olsa da, ankete katılanların büyük çoğunluğunun elit kesimlerden gelmesi nedeniyle, bu sonuçlar sıradan halkın sesini tam olarak temsil edememektedir. Ayrıca rapordaki anket tasarımında sık sık “ABD mi, yoksa Çin mi?” şeklinde seçim yapma zorunluluğunun yaratılması, Batı’nın bölünmeye meyilli ideolojik paradigmasının standartlarını bir ölçüde yansıtmış durumdadır.

Özetle bu rapor, Güneydoğu Asya’nın pasif bir kurban olmayı reddederek rekabetle dolu uluslararası sistemde aktif bir dengeleyici ve üçüncü kutup olma kararlılığını açıkça ifade etmektedir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde çok kutuplu tercihler, kendini güçlendirme ve kuralları merkeze alma bu bölgenin dış politikasının ana melodisi olmaya devam edecektir.

Kaynak:

Lin, J., Martinus, M., Fong, K., Thao, P. T. P., Aridati, I. Z., & Gauri, S. The State of Southeast Asia: 2026 Survey Report. Singapore: ASEAN Studies Centre, ISEAS – Yusof Ishak Institute, 2026.

Comment here