Uygur Araştırma Enstitüsü
Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) kıdemli danışmanı Scott Kennedy ve Stanford Üniversitesi Çin Ekonomisi ve Kurumları Merkezi eş direktörü Scott Rozelle tarafından kaleme alınan ve 10 Ekim 2025 tarihinde saygın dış politika dergisi Foreign Policy‘de yayımlanan “China’s Tech Obsession Is Weighing Down Its Economy” [Çin’in Teknoloji Takıntısı Ekonomisine Yük Oluyor] başlıklı makale, Çin ekonomisinin güncel durumuna dair yaygın ikilemi, yani bir yanda göz kamaştıran teknolojik başarılar ile diğer yanda derinleşen yapısal sorunlar arasındaki çelişkiyi, bütüncül bir perspektifle analiz etme iddiası taşıyan son derece önemli bir akademik çalışma olarak öne çıkmaktadır. Yazarlar, bu iki zıt görünümü ayrı ayrı ele alan basitleştirici yaklaşımların ötesine geçerek, teknolojik atılımların ve makroekonomik durgunluğun aslında aynı madalyonun iki yüzü olduğunu, birbiriyle derinden bağlantılı ve birbirini besleyen süreçler olduğunu savunmaktadır. Bu makale, Çin’in gelecekteki yörüngesini anlamak isteyen akademisyenler, politika yapıcılar ve uluslararası gözlemciler için, ülkenin karmaşık sosyo-ekonomik dinamiklerini tek bir birleşik vizyon altında birleştiren, veriye dayalı ve saha çalışmalarından beslenen özgün bir analitik çerçeve sunması açısından büyük bir önem arz etmektedir.
Kennedy ve Rozelle, analizlerine Çin ekonomisine dair hâkim olan iki karşıt anlatıyı karşılaştırarak başlamaktadır. Bir yanda, her gün yeni bir elektrikli araç modeli, yapay zekâ atılımı veya insansı robot haberiyle pekiştirilen, Çin’in durdurulamaz bir teknoloji devi olduğu imajı yer almaktadır. Bu anlatı, ülkenin mühendis kökenli liderlerine, devlet destekli endüstriyel politikalarına ve Batı’dan aktarılan örtük bilgi birikimine [tacit knowledge] atıfta bulunarak Çin’in teknolojik yükselişinin kaçınılmaz olduğunu öne sürer. Diğer yanda ise, artan borçluluk, yaşlanan nüfus, çöken emlak piyasası ve rekor seviyelere ulaşan genç işsizliği gibi göstergelerle beslenen, Çin’in yapısal zayıflıklarının altını çizen ve ülkenin ekonomik olarak zirveye ulaştığı (peaked) tezini savunan karamsar bir tablo bulunmaktadır. Yazarlar, bu iki anlatıdan birini seçmek yerine, kendi kapsamlı saha çalışmalarından elde ettikleri nitel ve nicel verilerden yola çıkarak, her iki görüşte de doğruluk payı olduğunu belirtirler. Onlara göre asıl zorluk, bu “bölünmüş ekran” görüntüsünü (split screen of techno-wizardry on one side and empty apartment complexes on the other) tek bir tutarlı çerçevede birleştirmektir. Bu bağlamda, daha önce kullanılan “fat tech dragon” (şişman teknoloji ejderhası)[1] metaforunu güncelleyerek, Çin’i artık kaynakların yanlış tahsisi, düşük gelir artışı ve toplumsal ihmallerden oluşan ağır bir kuyruğun altında ezilen bir “slow tech dragon” (yavaş teknoloji ejderhası) olarak tanımlamaktadırlar. Bu yeni metafor, teknolojik ilerlemenin, ekonominin geneline yayılarak sürdürülebilir bir refah artışı yaratmak yerine, kendi ağırlığı altında yavaşlayan bir yapıya işaret etmektedir.
Makalenin ilerleyen bölümlerinde, yazarlar Çin’in teknolojik yeteneklerindeki somut ve etkileyici ilerlemeyi nesnel verilerle ortaya koymaktadır. Küresel İnovasyon Endeksi’nde Çin’in 2010’da 43. sıradan 2025’te 10. sıraya yükselmesi, araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) harcamalarının 2007-2023 yılları arasında %475 gibi olağanüstü bir oranda artarak ABD’nin hemen arkasına yerleşmesi, bilimsel yayın sayısında ve bu yayınlara yapılan atıf sayısında ABD’li meslektaşlarını geride bırakması gibi başarılar, bu yükselişin somut kanıtları olarak sunulmaktadır. Özellikle, küresel olarak tanınan “PCT” patent başvurularında 2019’dan bu yana liderliği elinde tutması, Çin’in inovasyonunun sadece niceliksel değil, niteliksel olarak da geliştiğinin altını çizmektedir. Yazarlar, 2015’te başlatılan ve Batı’da büyük endişelere yol açan “Made in China 2025” planının, içerdiği tüm risklere rağmen, hedeflenen birçok yüksek teknoloji sektöründe yerli teknik kabiliyetleri, katma değeri ve pazar payını artırma konusunda büyük ölçüde başarılı olduğunu teslim etmektedirler. Bu başarının arkasında yatan dinamikler olarak, sadece sermaye ve emek girdilerinin artırılması (yaygın büyüme) değil, aynı zamanda bu girdilerin verimliliğini artıran teknolojik modernizasyon ve özellikle kentsel Çin’deki beşeri sermayenin güçlendirilmesi gösterilmektedir. Lojistik, elektrik ve bilişim altyapısına yapılan devasa yatırımlar ve bölgesel teknoloji merkezlerinin kurulması, firmaların yenilikçi ürünler geliştirmesi için elverişli bir ekosistem yaratmıştır.
Ancak Kennedy ve Rozelle’nin analizinin en can alıcı noktası, bu göz kamaştırıcı teknolojik ilerlemenin neden sürdürülebilir bir makroekonomik büyümeye dönüşemediğini sorguladıkları bölümdür. Yazarlara göre, 1980-2010 arasındaki hızlı büyüme yıllarının ardından gelen 15 yıllık kesintisiz yavaşlama ve artan borçluluk sarmalının temel nedenlerinden biri, tam da bu teknoloji odaklı kalkınma modelinin kendisidir. Devlet planlamacılarından gelen politik sinyaller, belirli teknolojilere yönelik devasa bir aşırı yatırıma (massive overinvestment) yol açmıştır. Elektrikli araç sektöründe 100’den fazla üreticinin bulunması veya insansı robot alanına yatırım yapan şirket sayısındaki patlama, bu durumun en bariz örnekleridir. Devletin, yerel yönetimler aracılığıyla sağladığı kolay finansman ve zayıf iflas yasaları, hem devlete ait hem de özel firmaların piyasa koşullarında ayakta kalamayacakları durumlarda bile faaliyetlerini sürdürmelerine olanak tanıyan “yumuşak bütçe kısıtları” (soft budget constraints) yaratmaktadır. Bu durum, kaynakların verimsiz alanlarda heba edilmesine ve sektörlerde sağlıksız bir konsolidasyon eksikliğine neden olmaktadır. Yazarlar, Çin medyasının başarı hikayelerine odaklanmasına karşın, endüstriyel ve ürün bazındaki başarısızlıkların yaygın, maliyetli ve nadiren tartışılan bir gerçeklik olduğuna dikkat çekmektedir. Onlara göre Çin’in asıl başarılı olduğu alan (sweet spot), aşırı karmaşık olmayan, kademeli olarak geliştirilebilen ve daha sonra düşük kâr marjlarıyla devasa miktarlarda satılabilen teknolojilerdir. Buna karşılık, ölçek ekonomilerinin daha az önemli olduğu en karmaşık ve ileri teknoloji alanlarında ise Çin ciddi zorluklar yaşamaktadır. Onlarca yıldır yapılan yüz milyarlarca dolarlık yatırıma rağmen ticari havacılık, gelişmiş yarı iletkenler, karmaşık hassas kimyasallar, kuantum bilişim ve üst düzey hassas işleme gibi alanlarda Batı’ya olan bağımlılığının devam etmesi, bu tezi güçlendirmektedir.
Yazarlar, kaynakların yanlış tahsisinin en çarpıcı ve yıkıcı örneği olarak, bir dönem ekonominin %30’unu oluşturan emlak sektörünü göstermektedir. Nakit sıkıntısı çeken yerel yönetimlerin arsa satışlarıyla beslediği bu sektör, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir inşaat çılgınlığına yol açmıştır. Tarihçi Vaclav Smil’in, Çin’in üç yılda ABD’nin tüm 20. yüzyılda kullandığından daha fazla çimento kullandığına dair tespiti, bu çılgınlığın boyutlarını gözler önüne sermektedir. Son yıllarda emlak fiyatlarındaki düşüş ve 60 milyondan fazla boş konutun varlığı, bu modelin sürdürülemezliğini kanıtlamıştır. Emlak krizinin teknoloji odaklı yeni büyüme modeline geçişi engellemesi ve ekonominin geri kalanını aşağı çekmesi, teknolojiye yapılan yatırımların neden genel bir refaha dönüşemediğinin de önemli bir göstergesidir. Çünkü teknoloji ve emlak sektörlerindeki aşırı yatırım, aynı devlet güdümlü, borca dayalı ve verimsiz kaynak tahsisi mantığının farklı tezahürleridir.
Makalenin en güçlü ve özgün argümanı, teknoloji sektöründeki başarıların makroekonomiye yayılamamasının temel nedenini, Çin’in devasa beşeri sermaye havuzuyla olan bağlantı kopukluğuna dayandırmasıdır. Batarya ve güneş paneli gibi öncü teknolojilerdeki başarılar, bu sektörlerin sermaye-yoğun (capital-intensive) olup emek-yoğun (labor-intensive) olmamaları nedeniyle geniş tabanlı bir istihdam ve gelir artışı yaratmamaktadır. Sermaye, öncelikli görülen bu teknoloji sektörlerine akarken, daha fazla istihdam yaratabilecek veya beşeri sermayeyi güçlendirebilecek sağlık ve eğitim gibi yüksek katma değerli hizmet sektörleri yatırımdan mahrum kalmaktadır. Bu durum, bir “dışlama etkisi” (crowding out) yaratarak ekonominin dengesini bozmaktadır. En temel sorun ise, ileri teknolojilerin yarattığı yüksek vasıf gerektiren işler ile Çin işgücünün ortalama olarak çok düşük olan vasıf seviyesi arasındaki devasa uyumsuzluktur (mismatch). Yazarlar, bu noktada şok edici bir gerçeğin altını çizmektedir: Çin, üst-orta gelirli ülkeler arasında en düşük eğitimli işgücüne sahip ülkelerden biridir. Ortaöğretimin yaygınlaşmasının 2000’li yıllara kadar gecikmesi nedeniyle, bugün Çin işgücünün yaklaşık %60’ı bir gün bile lise eğitimi görmemiştir. Bu durumun düzelmesi on yıllar alacaktır ve tarihte hiçbir ülke, Çin’in bugünkü düşük beşeri sermaye seviyesiyle orta gelir tuzağından çıkıp yüksek gelirli ülke statüsüne ulaşamamıştır.
Kennedy ve Rozelle, bu noktada analizlerini somutlaştırarak, Çin’in sıkça göz ardı edilen 900 milyonluk nüfusuna odaklanmaktadır. Bu kesim, Çin’in medyadaki modern imajını oluşturan 400 milyonluk iyi eğitimli orta sınıftan veya mutlak yoksulluk içindeki küçük bir azınlıktan farklıdır. Bu, eski Başbakan Li Keqiang’ın da hatırlattığı gibi, günde yaklaşık 10 dolarla geçinen, ülkenin iç kesimlerindeki binlerce küçük şehirde, kasabada ve köyde yaşayan, düşük eğitim ve sağlık seviyelerine sahip, sosyal güvenceden ve birikim yapma imkânından yoksun devasa bir kitledir. Bu kitle, sadece insani bir sorun değil, aynı zamanda ekonominin üzerinde yükselmesini engelleyen o “ağır kuyruğun” (heavy tail) ta kendisidir. Geçmişte emek-yoğun imalat ve inşaat sektörlerinde istihdam edilen bu kitlenin, geleceğin yüksek vasıflı ekonomisinde yer bulması neredeyse imkânsızdır. Beyaz yakalı işlerin mavi yakalı işlerin yerini aldığı bir yüksek gelir ekonomisinde, bu 300-400 milyonluk vasıfsız işgücünün nereye kanalize edileceği, Çin’in en büyük meydan okumasıdır. Yazarlar, e-ticaretin yaygınlaşmasını bu durumu açıklamak için bir örnek olarak kullanmaktadır. E-ticaret platformları kırsal kesim için bir umut olarak sunulsa da, araştırmalar bu platformlardan sadece kırsaldaki en eğitimli veya varlıklı kesimin (genellikle şehirden köye dönenlerin) faydalanabildiğini, kırsal nüfusun büyük çoğunluğunun ise bu yeni fırsatları değerlendirecek becerilere sahip olmadığını göstermektedir. İmalat ve inşaat sektörlerinden dışlanan bu kitle, giderek büyüyen kayıt dışı ekonomiye veya güvencesiz “gig” ekonomisine (kuryelik, araç paylaşım şoförlüğü vb.) yönelmekte, bu da ücretler ve çalışma koşulları üzerinde aşağı yönlü bir baskı yaratmaktadır. Son 15 yılda kayıt dışı ekonomide çalışanların oranının %40’tan %60’a yükselmesi, bu tehlikeli eğilimin bir kanıtıdır.
Analizin bir diğer önemli boyutu ise, bu yapısal sorunların Çin toplumunda ve uluslararası yatırımcılarda yarattığı “güven krizidir”. Yazarlar, hem Çinli özel sektör yöneticileriyle hem de yabancı yatırımcılarla yaptıkları görüşmelerde, ülkenin geleceğine dair derin bir belirsizlik ve endişenin hâkim olduğunu tespit etmişlerdir. Yabancı yatırımcılar arasında son üç yıldır tartışılan “Çin yatırım yapılabilir bir ülke mi?” (Is China investible?) sorusuna giderek daha fazla olumsuz yanıt verilmektedir. Daha da önemlisi, bu karamsarlık Çin halkına da sirayet etmiştir. Nisan 2022’deki Şanghay kapanmasından bu yana dip seviyelerde seyreden tüketici güven endeksi ve Martin King Whyte gibi araştırmacıların yaptığı anket çalışmaları, halkın gelecek beklentilerinde tarihi bir düşüş olduğunu ortaya koymaktadır. 2014’te yapılan bir ankette, düşük gelirli insanlar bile gelecekten umutlu olduklarını ve kendi durumlarını beş yıl öncesine göre daha iyi gördüklerini belirtirken, ekonomik sorunlar için kendilerini suçlama eğilimindeydiler. Ancak 2023’te tekrarlanan aynı anket, bu iyimserliğin tamamen tersine döndüğünü ve artık halkın büyük bir kısmının ekonomik başarısızlıkları için sistemi suçladığını göstermektedir. Bu, Çin’in toplumsal sözleşmesinde ciddi bir kırılmaya işaret etmektedir. Yazarlar, bu makro analizlerini Changzhou (Svolt batarya fabrikası), Shenzhen (BYD merkezi) ve Shaanxi eyaletinin kırsal köyleri gibi mikro ölçekli saha gözlemleriyle destekleyerek, teorik çerçevelerini somut gerçeklikle buluşturmaktadırlar. Bu şehirlerdeki son teknoloji fabrikalar, etkileyici Ar-Ge laboratuvarları ve küresel pazarlara meydan okuyan şirketlerin hemen yanı başında, boş alışveriş merkezleri, satılamayan konut projeleri ve geçim sıkıntısı çeken insanlar bulunmaktadır. Bu, “bölünmüş ekran” metaforunun sahadaki en canlı kanıtıdır.
Sonuç olarak, Kennedy ve Rozelle, Çin’in karşı karşıya olduğu temel sorunun, sistemin hanehalkı ve tüketiciler aleyhine, sanayi ve teknoloji lehine aşırı derecede eğimli olmasından kaynaklandığını savunmaktadır. Devlet bankaları öncelikli projelere trilyonlarca dolar akıtırken, ücretlerin düşük kalması, sosyal güvenlik ağının yetersizliği ve hanehalkı için yatırım seçeneklerinin sınırlı olması, devasa bir kaynak israfına ve verimlilik artışının yavaşlamasına neden olmaktadır. Yazarlara göre bu durum, Jean Oi gibi bazı akademisyenlerin iddia ettiği gibi kaçınılmaz bir “silah mı, tereyağı mı?” (guns or butter)[2] tercihi değil, bilinçli bir politika seçimi ve siyasi irade meselesidir. Çözüm olarak ise, kısa vadeli teşviklerden ziyade uzun vadeli yapısal reformlar önermektedirler: Kırsal kökenli işçiler için işsizlik sigortası getirilmesi, kırsal ve kentsel ayrımcılığın temeli olan hukou (ikametgâh) sisteminin daha da gevşetilmesi ve en önemlisi, erken çocukluk gelişim programları, temel eğitim kalitesinin artırılması ve meslek liseleri yerine akademik liselerin yaygınlaştırılması gibi beşeri sermayeyi güçlendirecek doğrudan adımların atılması gerekmektedir. Bu reformların maliyetli ve siyasi olarak zor olacağını kabul etmekle birlikte, uzun vadede Çin ekonomisinin sağlıklı büyümesi için mutlak bir zorunluluk olduğunu vurgulamaktadırlar. Makale, Çin’in seçeceği yola bağlı olarak ABD ve diğer ülkelerin karşılaşacağı iki farklı senaryoyu tartışarak sona ermektedir: Eğer Çin, mevcut “yavaş teknoloji ejderhası” modelinde ısrar ederse, teknolojik atılımlar devam etse de iç ve dış dengesizlikler artacak, bu da küresel ticari gerilimleri ve Çin’den ayrışma (decoupling/de-risking) baskılarını tırmandıracaktır. Eğer Çin, yapısal zayıflıklarını giderecek reformları hayata geçirirse, daha dengeli ve sağlıklı bir büyüme patikasına girecek, ancak bu durumda da genel olarak çok daha güçlü bir ekonomi haline gelerek uluslararası sahnede daha zorlu bir rakip olacaktır. Kennedy ve Rozelle’nin bu çalışması, Çin ekonomisinin karmaşıklığını anlamak için ikili karşıtlıkların ötesine geçen, derinlemesine ve entegre bir bakış açısı sunarak literatüre değerli bir katkı sağlamaktadır.
Notlar
[1] Scott Kennedy ve Scott Rozelle’nin makalesinde kullandığı “fat tech dragon” (şişman teknoloji ejderhası) metaforu, teknolojik atılımlar üreten ancak kaynakları verimsizce kullanarak ekonominin geneline yaymayı başaramayan, yaklaşık on yıl önceki Çin ekonomisini tanımlamak için kullanılmıştır. “Slow tech dragon” (yavaş teknoloji ejderhası) ise bu durumun güncel ve daha sorunlu bir evresini ifade etmektedir.
[2] “Guns or butter” (silahlar mı, tereyağı mı) modeli, bir ülkenin ekonomisinin sınırlı kaynaklarını savunma harcamaları (“silahlar”) ile sivil tüketim malları/sosyal refah (“tereyağı”) arasında nasıl paylaştırdığını gösteren temel bir ekonomik kavramdır. Yazarlar, Çin’in durumunun basit bir kaynak kısıtlamasından ziyade, teknolojik üstünlüğü sivil refaha tercih eden siyasi bir iradenin sonucu olduğunu ima etmektedirler.
Kennedy, Scott, and Scott Rozelle. “China’s Tech Obsession Is Weighing Down Its Economy.” Foreign Policy, 10 Ekim 2025. İnternet Adresi: https://foreignpolicy.com/2025/10/10/china-tech-ai-innovation-economy-stagnation/
Çinin-Yavaş-Teknoloji-Ejderhasi

Comment here